26/6/2007

SADAKALLAHU'L-AZİM DEMEK

Kuran okuduktan sonra sadakallahul azim demek adet olmuştur.Oysa ne Rasulullah (s.a.v) den, ne sahabeden, nede tabiin den ne de dört imamdan böyle denileceğine dair bir şey nakledilmemiştir. Kuran okumak ibadettir. Buna bir ilave yapmaksa bidattir. Zira Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır. "Herkim hakkımızda emrimiz olmayan bir amel ile amel ederse, o merduttur." (Buhari, Müslim) Bu sözün söyleneceğine daiir kitap, sünnet ve sahabeden delil yoktur. Bu sonradan gelen insanların çıkardığı bir bidattir. Rasulullah (s.a.v) İbn Mesud (r.anh)dan Kuran dinlemiş ve: "Seni onlara şahit olarak göstereceğimiz zaman  halleri nice olacak (Nisa 41) ayetine gelince ona "sus" demiş. Ama ona: sadakallahulazim dememiş veya demesini emretmemiştir. (Buhari) Hicazın müftüsü Alleme Şeyh Abdulaziz b baz (r.aleyh) onun bidat olduğunu açıklamıştır. "Deki Allah doğruyu söylemiştir. Öyleyse , hakka yönelmiş olarak İbrahim'in  dinine uyunuz" ayetine gelince , bu ayet yahudilerin sözüne cevap olarak söylenmiştir. Çünkü bir önceki ayette  "Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan uydurursa " diye geçmektedir. Ayrıca Rasulullah (s.a.v) bu ayeti bildiği halde  Kuran okuduktan sonra  söylememiştir. Bu Bidat bir sünneti öldürmektedir. Zira Rasulullah (s.a.v) "Kim Kuran okursa okuduktan sonra Allah'a dua etsin" buyurmaktadır (Tirmizi hasen hadis)    (R. Ebu Davud derki: nasıl ki öğle namazının farzının  beş rekat sabah namazının farzının 3 rekat olduğu kabul edilemezse ve kılınamazsa bu da aynıdır.Bu bidat güzel görülsede Allah Rasulu yapmadığı için bu felakettir)

22/6/2007

SÜNNET İNKARI VE GAYESİ

                                         

                                                          BİSMİLLAH

                                          Bugünlerde birileri dinin temel kaynaklarından biri olduğuna inandığımız, din olduğuna inandığımız, vahyin bir parçası olduğuna inandığımız Rasulullah (s.a.v) sünnetini ekarte etmeye, reddetmeye çalışıyorlar.Bize Kuran yeter, dinimizi yaşamak için bizim Allah’ın Kitabı’ndan başka bir şeye ihtiyacımız yoktur diyerek, Rasulullah’ı ve sünnetini silerek, kendilerince bir din icad etmeye çalışıyorlar. Rasulullah’ın Kuran konusundaki anlayışını ve uygulamalarını, yeryüzünün en hayırlı nesli olan onun pırlanta ashabının, onlardan sonra gelen tabiinin, tebeu tabiinin, müctehid imamlarımızın ve değerli seleflerimizin Kuran la ilgili anlayışlarının tümünü yok farzederek, onların tümünün üzerine bir çizgi çekerek kimilerinin salt akıllarıyla Kuran-ı anlamaya çalıştıklarını, bu iddaayla ortaya çıktıklarını görüyoruz. Bu sapık anlayışlar karşısında elbette Rasulullah efendimizin sünnetinin müdafası sadedinde bir şeyler söylememiz gerektiği kanaati ve inancındayız

                                         İslamın temel kaynaklarından birisi olan sünneti reddetme hadisesi tarihte ilk önce Hicri ikinci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu konuyu ilk defa ortaya atanlar Hariciler ve Mutezililerdir. Hariciler İslam toplumunda çıkarmak istedikleri fitnenin önünde en büyük engel olarak Rasulullah (s.a.v)in sünnetini gördüler. İslam tolmumunda Rasulullah efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri üzerine  kurulan bu son derece sağlam yapı var olduğu  sürece din konusunda ortaya atabilecekleri hiçbir düşünce, hiçbir akım, hiçbir felsefe Müslümanlar tarafından kabul görmeyecek, hiçbir fitne başarıya ulaşayamacaktı. Onun içindir ki İslam toplumunda kendi batıl fikirlerini yayarak toplumu yıkmak isteyen Hariciler ilk önce önlerindeki büyük engel olan sünnete yönelerek onu yıkmayı o engeli kaldırmayı deneyip planladılar.Bunun için de şu iki iddia üzerinde fikirlerini yoğunlaştırdılar:

1Sünnetin dinde hiçbir bağlayıcılığı yoktur.Dinde müslümanı bağlayan Allah’ın kitabıdır.Allah’ın kitabının dışında uyulmaya layık başka bir kaynak hiçbir otorite yoktur.

2Zaten Kuran’ın dışında hiçbir şey Allah tarafından korunmaya alınmadığından sünnetin, peygamberin hadislerinin doğruluğunda şüphe vardır.Şüphe üzerine kesinlikle din bina edilemez.Çünki hadisler bir sonraki nesle aktarılırken içine pek çok yalan yanlış şeyler karışmıştır. Binaenaleyh dinimizi böyle şüpheli, şaibeli şeylere bina edemeyiz.Allah’ın lafzan ve manen korunmuş olan kitabının dışında başka hiçbir şeye itimad edilemez.

                                          Mutezile de hemen hemen aynı şeyi söyledi.Yunan felsefesinin ürünleriyle karşı karşıya gelen bu insanlar bunları yargılayıp sorgulayabilecek kadar dinlerini yakından tanıyamamış olmalarının  sonucu olarak tamamen akılcı olan felsefi akımlarının etkisi altında kaldılar. Bu felsefi akımlar karşısındaki aşağılık duygusuna , yenilmişlik psikozuna kapılan ve inançları, akideleri sarsılan bu adamlar dinlerini, inançlarını bu felsefi akımlar karşısında tamamen akılcı ölçülere uyacak biçimde yeniden yorumlanmak, yeniden gözden geçirmek tutkusuna kapıldılar. Ama dinlerinde reforma yönelen , akıllarınauygun bir biçimde dine şekil vermek cinnetine kapılan bu insanların karşısınada yine en büyük engel olarak Rasulullah’ın sünneti çıkınca onlar da tıpkı selefleri gibi sünnete gölge düşürmeye, sünneti reddetmeye yöneldiler.Kuran’ı bu felsefi akımlar önünde diledikleri gibi yorumlamalarına engel olacak peygamberin ve onun sahabesinin örnekliliğini reddettikleri zaman önlerinin açılabileceğini zannediyorlardı. O zaman Kuran’ı istedikleri gibi yorumlayabilecekler vekendilerine yepyeni bir din yapabileceklerdi.Bunun için şu iddaayı ısrarla savundular: Peygamberin görevi sadece bize Kuran’ı getirip ulaştırmaktır. Allah’ın Rasulu bu görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Bunun ötesinde Muhammed bin Abdullah olarak Rasulullah bizim gibi sıradan bir insandan başkası değildir. Onun söylediklerinin ve yaotıklarının bizim için hiçbir değeri, hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Onun yapıp söyledikleri sadece kendisini ve kendi dönemini ilgilendirir. Bizler sadece Kuran’a yönelir onunla amel ederiz

                                         Sünnet hakkında ortaya atılan bu iki fitnenin ikisi de İslam toplumun da hüsnü kabul görmedi. Muhaddis alimlerimizin ciddi çalışmaları, ümmetin vicdanının uyanıklığı sayesinde çok kısa bir süre içinde her ikiside ümmet arasında kabul görmeden yok olup gittiler. Kitabı ve sünneti tanıyan sıradan bir müslümanın bile peygamberini bir posta memuru kabul etmesi elbette mümkün değildi. Onun içindir ki bu ümmetin mizacı böyle saçmalıkları, bu tür bidatleri kabule asla musait değildir. Nasıl musait olsun da? Rasulullah efendimizin mubarek asrında başlayarak Raşid Halifeler , tabiin, möüctehid imamlar ve  ümmetin fakihlerinin, muhaddislerinin rehberliğinde gelişerek gelmiş olan bu İslami hayat düzenini reddederek günübirlik küfür dünyanın felsefi akımlarının etkisi altında kalarak dinlerini reddedecek değillerdi elbette Müslümanlar…

                                       Ancak uzun yılar kül halinde bulunan bu fitnenin asrımızda yeniden hortlatılmaya başlandığını görüyoruz. Tıpkı hicri ikinci asırda olduğu gibi batı karşısında , batı medeniyeti karşısında zihinsel bir yenilgiyi yudumlamış, kafirler karşısında aşağılık komplesine kapılmış kimi insanların aynı konuyu bu gün gündeme getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Son günlerde “İslamı anlamak ve onu hayatımıza aktarabilmek için bize yalnızca Kitap (Kuran) yeter. Kuran’ın dışında başka hiçbir kaynağa ihtiyacımız yoktur. Zaten bizim dinimizin temel kaynağı Kuran’dır iddiası gündeme getirilmeye, ve dinimizin ikinci temel kaynağı olan sünnetin dinde hüccet olmadığı ve de sünneti ortaya koyan kaynakların  doğruluğundan şüphe iddiaları yaygınlaşıyor. Ne yazık ki tıpkı öncekiler gibi ama bu defa batı medeniyeti karşısında aşağılık  psikozuna kapılmış bir kısım insanlar tarafından batılı müsteşriklerin de etkisiyle  Rasulullah efendimizin dinde temel odak nokta oluşu ya da  şarii yönü reddedilmeye çalışılmaktadır. Bu iddiaları tıpkı öncekiler gibi tarih boyunca yan yana giden dinin iki temel kaynağını birbirinden ayırmaya yöneliktir. Kuran’ı sünnetten, sünneti Kuran’dan ayırmaktır. Az evvel de ifade ettiğim gibi bu akım yeni ve tesadiüfi değildir. Yalnızca Türkiyeye mahsus da değildir. Bunu gündeme getirenler esasen müsteşriklerdir. Asrımızda sünnete en büyük şüphe gölgesini düşüren Pr. Goldizerdir. Bu adam İslam hukukunun ikinci temel kaynağı olan hadislerin, Rasulullah efendimizin  sözlerinden çok, Şam bilginlerinin görüşerli olduğunu iddia etti. Hadis diye kitaplarda yazılı olanlar peygambere ait sözler değil bir kısım insanların sözlerinden ibarettir dedi. Maksadı Müslümanlar nazarında değerli bir mevkii olan sünneti sarsmak , Peygamberimizin ve onun  sünneti konusunda zihinleri saptırıcı şüphe tohumları atmaktır.

                                              Aynı akımı  Hindistanda önce Mehdilik, sonrada Peygamberlik idiasıyla ortaya çıkan Mirza Gulam Ahmed tarafından savunulduğunu görüyoruz. Bu nevzuhur adam da , sünnete en büyük darbeyi vurmalıydı ki , kendi Peygamberliğini yutturabilsin. Bunlardan ayrı olarak bir takım modernist yazarlar da bunların  tilmizi olarak aynı iddiayı savunmuşlardır. Bu sünnet düşmenı modernistlerin iddiası şöyledir.

1Eğer İslamı anlamada Kuran kadar Sünnet de önemli olsaydı, Cenab-ı Hakk bunu bize Kuran da bildirirdi. Bizde Kuran kadar sünneti de anlamağa mecbur olurduk ve Sünnete de değer verirdik.

2Rasulullah’ın sünnetini, anlayışını ancak kendi dönemi ve kendi toplumu için geçerli kabul etmek lazımdır.Halbuki devir ve şartlar değişmiştir. Değişen asrın şartlarına sünneti tatbik edemeyiz.

3Hadisler çok zor şartlar altında toplanmıştır. Bunlara yalan karışma ihtimali çok fazladır. Binaenaleyh sünneti sünneti bir kenara bırakmak zorundayız. Hatta bu insanların gençlere; Hadislerle kafanızı bozmayın diyecek kadar Allah Rasulune saygısızlık ederek Kuran cı kesilirler. Temel iddaaları bunlardır.

                                            İbni Hazm zamanında da hicri 500 lerde  kendilerine Kuran cı denen bir grup zuhur eder.Bunların idiasına göre her şey Kuran da vardır. Hatta birisi sormuş, peki Hz. Ali’nin sakalının sık Hz Muaviyenin sakalının seyrek oluşu Kuran da varmı? Ama bunlar bir tarafdan Kurancı kesilirken sünneti ekarte etmişler. Bize sadece Kuran yeter, kulluğu yaşayabilmek için sadece Kuran yeter, onun dışında başka kaynağa ihtiyacımız yoktur diyerek sünneti inkar etmişlerdir. Veya “işte efendim sünnetin intikalinde, sübutunda şüphe vardır, bu yüzden zaman içinde içine yalan yanlış şeyler karışmış bir şeyi delil kabul edemeyiz” diyerek reddetmişlerdir.

                                           Peki hedefleri neydi bu adamların? Hedef şu: Eğer Kuran’ın beyanı, Kuran’ın tamamlayıcısı ve açıklayıcısı olan hadisler ekarte edilirse sonunda Kuran da çok rahat ekarte edilebilir. Veya sünnet yani Rasulullah efendimizin anlayışı ve uygulaması ekarte edilirse o zaman Kuranı salt aklımızla anlayıp dilediğimiz gibi bir Müslümanlık yaşama ve Kitab’ı kendi arzu ve heveslerimize göre anlayıp yorumlama imkanını elde ederiz” derdi var adamların. Keyiflerine geldiği gibi bir din yaşama , din belirleme konusunda hiçbir kayd-u bend altına girmeme  arzularından kaynaklanıyordu bu iddia.

                                         Bugünküler de hemen hemen buna benzer iddialarla ortaya çıkmaktadırlar. Esasen bu iddiaların altında akılcılık, rasyonalizm yatmaktadır. Yani Kuranı anlamak için yalnızca akıl yeter, bunun dışında ne sünnete, ne de başka bir kaynağa ihtiyaç yoktur iddiası yatmaktadır bir. İkincisi olarak da bu iddianın altında Ashabı Kirama karşı güvensizlik ve itimatsızlık yatmaktadır. Zira sünneti Rasulullah’tan sözlü olarak bize aktaran Ashabı Kiram efendilerimizdir.. Eğer bu mevzuda, hadislerin bize aktarılması konusunda  ashabı kiram efendilerimize herhangi bir itimadsızlık isnad edersek o zaman Kuran’a da itimad  etmemek gerekecektir. Kuran dan da şüphe etmemiz gerekecektir. Zira  Kuran’ı yazıp, hıfzedip, toplayan ve bize ulaştıranlar da ashabı Kiram dır.Görülüyor ki bu iddianın altında Kuran’ı reddetme sinsi planı da yatmaktadır. Yani bugün sünnet diyecekler yarın Kuran diyecekler. “Kuran’a da itimad edilmez, çünki hadislere bir sürü yalan yanlış şeyler katanlar elbette Kuran’ada katmışlardır” diyecekler ve dini bitirecekler.

                                         İşte üç aşağı beş yukarı dünkülerin de bugünkülerin de demeye çalıştıkları bunlar. Şimdi bu iddianın sahiplerine peygamberin ne olduğunu, peygamberin kim olduğunu, sünnetinin bizim dinimizde, bizim hayatımızda yerinin ne olduğunu anlatmamız gerekecektir.Peygamberin dinde temel odak nokta olduğunu, onsuz dinin olmayacağını, onsuz Müslümanlık olmayacağını , olamayacağını anlatmamız gerekecek. Peygamberin kullukta adım adım takip edilmesi gereken bir mukteda bih olduğunu, bir üsve-i hasene olduğunu anlatmamız gerekecek. Peygamberin Kuran’ın beyan edicisi, Kuran’ın tamamlayıcısı ve açıklayıcısı olduğunu, peygamberin sürekli Allah’ın kontrolunde  bir masum olduğunu ve Rabbımızın kitabında kendisine itaat istediği  herbir bölümünde aynı zamanda peygamberine de itaat istediğini, bu konuda peygamberle Allah’ın arasını ayıranların kafir olduklarını, peygambere din belirleme, haram ve helal koyma hakkının verildiğini, anlatmamız gerekecek, Kuran’da Rabbımızın anlatmadığı pek çok konuyu kendisine anlattırarak Rabbımızın peygamberini dinde nasıl şari kıldığını anlatmamız gerekecek

15/6/2007

Mevlana dan bir küfür daha

Kaynak: Mevlana Celaleddin Rumi - Doç .Dr.Emine Yeniterzi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. 161, Ankara 2001

 

  1. Mevlana şahsında Molla Cami’nin küfrü (S.103-104)

     Molla Câmî; Hz. Mevlânâ'yı: "Peygamber değildir, ama kitabı vardır.", Mesneviyi: "Fars dilinde ya­zılmış Kurandır." ve türbesini de: "Bu makam âşıkların Kabe'si oldu. Buraya noksan gelen herkes, olgunlaştı." ifadesiyle dile getirmiştir.

 

  1. “Mevlana rahibin cübbesini kendi cübbesine sarıp fırına attı.” Yalanı (S.126)

      MÜSLÜMAN-HRİSTİYAN

   Bir   rahip   Mevlânâ'ya   sordu:   "Yüce   Allah,   Kur'ân-ı Kerîm'de; 'Sonra onlardan cehenneme gir­meye lâyık olanları, biz daha iyi biliriz.' (Meryem, 19/70) buyurmuştur. Madem hepsinin vücudu ateş   olacak, o halde İslam dininin bizim dinden üstünlüğü nedir ve bu nasıl olacak?"dedi.

Mevlânâ hiç bir şey söylemedi. Rahibe işaret edip, şehre doğru yola koyuldu. Rahip de onu takip . etti Mevlânâ, şehrin kenarında bulunan bir fırına-girdi. Fırıncılar, fırını kızdırmışlardı. Mevlânâ, rahi­bin siyah elbisesini aldı; kendi cübbesine sanp, fırına attı. Bir müddet bekledi. Fırından büyük bir duman çıktı. Herkes sessizdi. Daha sonra fırıncı, cübbeyi fı­rından çıkanp Mevlânâ'ya giydirdi. Cübbe tertemiz olmuştu. Rahibin elbisesi ise tamamiyle yanmıştı. Mevlânâ: "Biz böyle gireriz, siz de öyle girersiniz." buyurdu.

Ariflerin Menkıbeleri, 1/610

15/6/2007

Sünnet inkarcısı Süleyman Ateş'den büyük iftiralar

Kaynak: İnsan ve İnsanüstü - Süleyman Ateş, Dergah Yayınları, 2.Baskı, İst-1985,

 

 

  1. Süleyman Ateş Gaybı bilmek hususunda Allah’a iftira ediyor.(S.183-184)

     Bu, gaybı bilmek anlamına gelmez. Fakat gaybı bilen Allah, kendi nuruna yaklaşan; bâtıl hayallerle hakikat suretlerinin görünmesine engel olan vesvese­lerle uğraşmayan kalbe bazı gerçekleri atar. Bu, ku­lun kendi gücüyle kazandığını bilgi değil, Allah'ın lutfuyla kendisine bağışlanan bilgidir. Allah'ın gaybı-nı kimse kendi dış duyularının gücüyle bilemez. Fa­kat Allah, kendisine yaklaşan kullarını bazı gayb bil­gilerine muttali kılabilir. Nitekim yüce Allah: «O gaybı bilendir. Kendi görünmez bilgisini kimseye göstermez.

           Ancak razî olduğu elçiye gösterir...» (Cin, 72/26-27), buyurmuştur. Yüce Allah, dilediği elçisini gaybına muttali kıl­dığı gibi elçisinin hizmetinde olup ondan ışık alan ve böylece yücelen, Hakk'ın nuruna yaklaşan kimseleri de gaybınden bazı parıltılar sunar.

 

 

  1. Süleyman Ateş , Cüneyd’in Mürid’inin şahsında Allah’a iftira ediyor. (S.186-187)

 

       Cüneyd'in müridlerinden bir genç, içten geçen dü­şünceleri bilir ve söylerdi. Bunu haber alan Cüneyd:

   Senin hakkında anlatılan    nedir? diye sordu.
Genç:

   İçinden bir şey tut, dedi.

   Tuttum.

   Şöyle şöyle düşünüyorsun.

   Hayır.

   Bir daha tut.

   Tuttum.

   Şöyle şöyle düşünüyorsun.

   Hayır.

   Bir daha tut.

   Tuttum.

   Şöyle şöyle düşünüyorsun.

   Hayır.

   Çok tuhaf. Sen çok doğru bir insansın, ben ise kalbimi biliyorum.

   Birincide de, ikincide de, üçüncüde de doğru bilmiştin. Fakat ben kalbin değişecek mi diye seni sı­namak istedim.

Ebu Said Harrâz anlatıyor: Mescid-i haram'a git­tim, üzerinde iki hırka bulunan bir fakir geldi, dileniyordu. Kendi kendime: «Böyleleri insanların sırtına yüktür» diye içimden geçirdim. Yüzüme baktı:

«— Bilin ki Allah, içlerinizden geçeni bilir, O'ndan sakının.» (Bakara 2/239), dedi. Hemen içimden istiğfar ettim. Bana şöyle seslendi:

«— O öyle Allah'tır ki kullarından tevbeyi kabul eder.» (Şura 42/25).

 

 

 

15/6/2007

Tasavvufcuların Yalanları

Kaynak: Diyanet Dergisi- Peygamberimiz özel sayısı, Ekim-Kasım-Aralık-1989, Cilt 25, Sayı: 4,

 

 

 

  1. “Hz. Peygamber(s.a.v) efendimizin kainat’ın sebebi , yaradılışın evveli , cemal’in aynasıdır.” yalanı (S.132)

       Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimiz kâinatın sebebi, hilkatin evveli, nübüvvetin hâtemidir(Ahzab33/40). Hakk'ın ahlâkı ile mütehallî, O'nun bütün isim ve sıfatlarının- mazharı, enbiyânın serveri, evliyanın rehberi, rahmetin habercisi; bütün güzel sıfatlarla muttasıf, yolumuz, varlı­ğımız, hasta gönüllerin devası, kalblerin itmi'nânı, Cemâl'in mir'âtı-dır.

 

  1. “Sen olmasaydın, bu felekleri yaratmazdım.” yalanı (S.132)

       O, İlâhî isimlerin zuhûr mahalli, varlıkların başlangıç sebebidir. "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, bu felekleri halketmezdim" tar­zındaki kudsî hadîs İslâm Türk Edebiyatı şâirlerinin ortak malze­mesi olmuştur.

  1. Hz. Peygamber’in Hz.İsa gibi tanrılaştırılması küfrü (S.138)

     

"Ey iş adamı! Hakk'ın sırrını sana açıkça söyliyeyim mi? Bu tayyün âleminde "Ahad" Ahmed'dir. Taayyün "mimi"ni kaldır, Ah-med "Ahad" olur. İste "Allahü's-Samed"(33)'in ma'nâsını anla!"

"Ahad" Ahmed'in tayyün "miminde zahir oldu; bu devirde evvel âhirin aynı geldi. Ahmed'den "Ahad"a kadar fark, bir "mîm"-den yani tayyimden ibarettir. Cihanın bütün varlıkları o tayyün "mîmi" içinde müstağraktır"

  1. “Sen batında neler nelersin” iftirası (S.142)

   "Ey Hakk'ın (Allah ism-i câmiinin) mazharı olan mutlak kemâl, sen hiç şüphesiz O'nun vücudunun nurusun.

Sen şayet ademde (izafî yoklukta, Hakk'ın ilminde) gizli kal-saydın, bütün kâinat yokluk karanlıklarında kalırdı.

Zahirde (hâriçte zuhur cihetiyle) sen beşersin (mahlûk ve ha-dissin). Bâtında (hakikatte) ise neler nelersin...

 

  1. Tasavvuf dinine göre Hakikat-ı Muhammediye yalanı (S.236-237)

 

Özellikle Ibn Arabî ile zirveye ulasan Vahdet-i vucûd düşünce­sinde çok sık kullanılan ıstılahlardan biri olan nur-i muhammedî veya hakikat-ı muhammedî, Hz. Peygamberin bütün iyi ve güzel va­sıflara en üst seviyede sahip olması konusuyla ilgilidir. Hz. Peygam­berin nurunun yaratılışının Hz. Âdem'den de önce olduğu konusun­dan ilham alan sııfîler âdeta Hz. Peygamberin çevresinde bir "nur felsefesi" örmüşlerdir. Vahdet-i vücutçu sufîlerin izahlarıyla daha geniş ve farklı boyutlar kazanan hakikat-ı muhammediyeye göre bü­tün varlıklar kâinatın efendisinden feyz ve nur almaktadırlar. Hal­laç ise şöyle diyor: Nübüvvet nuru onun nurundan doğmuştur, nur­ların aydınlığı bile O'ndandır.

Vahdet?i vücutçu sufîler hakikat-ı muhammediye ile şu ıstılah­ları eşanlamlı olarak kullanırlar : Hâkikatların hakikati, Muham-med'in ruhu, ilk akıl, Ar§, En büyük ruh, En yüksek kelam, Halife, Kâmil însan, Âlemin aslı, Gerçek alem, Berzah, Hayat feleği, He­yula, ilk madde, Nuh, Kutub.

 

  1. Tasavvuf dinine göre son evliya yalanı (S.237)

Hz. Peygamberin son Peygamber olusunu ifade eden "hatm-i nübüvvet" (bk. Ahzab, 33/40) zamanla tasavvuf î düşünceye şöyle bir konu getirmiştir. Acaba Peygamberlerin sonuncusu olduğu gibi ve­lilerin sonuncusu da var mıdır? Konu ile ilgili ilk eserin sahibi Ha­kim Tirmizî (öl. 285/898) ise de (Hatmu'l-Evliya, Beyrut, 1965). Bu meseleyi enine boyuna inceleyen ve tartışmalara sebep olan sufî, Muhyiddin Ibn Arabi'dir (öl. 638/1240). Konunun tartışılması bu makalenin gayesi dışındadır. Ancak şu kadarı söylenmelidir ki, bu ıstılahın tasavvuf literatürüne girişi Hz. Peygamberin son Pey­gamber oluşuyla ilgili olduğu gibi konuyu Fusûsu'l-Hikem adlı meş­hur eserinde gündeme getiren İbn Arabi'de Hz. Peygamberden bah­setmektedir.                    

 

15/6/2007

Tasavvufta Sapmalar

 

Tasavvuf beden-ruh, zâhir-bâtın, lafız-mâna ayırımı yapar ve daima bunlardan ikincilere ağırlık verir, fakat birincileri de ihmal etmez. Bununla birlikte tarihî seyir içinde zaman zaman zâhir ile bâtın, zâhirî-şer`î ilimlerle batinî-mânevî ilimler arasındaki mesafe açılmış, uçurum derinleşmiştir. Açılan mesafeyi kapatmak için şeriatla tasavvufu bağdaştıran ve kaynaştıran Ebû Nasr es-Serrâc, Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Hücvîrî ve Gazzâlî gibi büyük mutasavvıf âlimler değerli eserler yazmışlar, böylece zâhir ehli ile bâtın ehli arasındaki zıtlaşmaları ve anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya veya en aza indirgemeye çalışmışlardır. Tasavvufun Ehl-i sünnet arasında daha fazla yaygınlaşmasının önemli bir sebebi söz konusu mutasavvıf bilginlerin bu tür çalışmalarıdır.

Zâhir ile bâtın, akıl ile kalp arasında zaman zaman görülen karşıtlığın ve uzlaşmazlığın sebebi çoğu zaman tarafların birbirini anlamalarını sağlayacak yeterli bilgi donanımına sahip olmamalarıdır. Yetişme tarzının, alınan eğitimin ve mizacın da bunda büyük tesiri olmuştur. Bu hususlar ihtilâfın bir dereceye kadar tabii ve anlaşılır sebepleridir. Taraflar birbiri hakkında yeterli bilgiye sahip oldukları zaman ihtilâf ya ortadan kalkar veya hafifler, hoşgörü sınırları içinde kalır.

Söz konusu ihtilâfın diğer sebepleri tasavvuf perdesi altında İslâm'a dış kaynaklardan sokulmak istenen yabancı unsurlar, diğer dinlerden, mezheplerden, mistik akımlardan, felsefelerden ve dinî geleneklerden kaynaklanan sızmalardır. Bu çevrelerin kültürüne âşina olan zümreler ve fertler İslâm öncesi sahip oldukları dinî inançları ve felsefi kanaatleri belki iyi niyetle belki de art niyetle İslâm'a taşımışlar ve bunları tasavvuf çatısı altında yaşatma yoluna gitmişlerdir. Bunun sonucunda tasavvufî hayatta bazı sapmalar olmuştur.

Tasavvuftaki sapmalar erken dönemlerde başlamıştır. İlk sûfiler döneminde bile bu tür sapmaların mevcut olduğunu biliyoruz. Ancak ilk sûfiler bu tür hareketler karşısında çok dikkatli, hassas ve uyanık davranmışlar, sapmaları ve sapkınları eleştirmişler, reddetmişler, böylece kendilerini onlardan korumuşlardır. Diğer taraftan söz konusu hususlar zâhir ulemâsı tarafından da eleştirilmiştir.

Sülemî bu konuda Galatâtü's-sûfiyye adıyla bir eser yazmış, Serrâc da el-Lüm`a'da bu konuya bir bölüm ayırmıştır. Daha sonraki mutasavvıf yazarlar da bu husus üzerinde önemle durarak müslümanları sapkınlığa karşı uyarmışlardır. Bunlardan bazı örnekleri aşağıya alıyoruz.

1. İbadetin düşmesi inancı. Bazı sözde mutasavvıflar insanın ibadet ve kullukla Allah'a ereceğini, erince ibadet etme yükümlülüğünün düşeceğini ve kulluktan âzat olacağını iddia etmişler: "Yakin gelene kadar Rabbine ibadet et" (el-Hicr 15/99) meâlindeki âyeti bu inanç istikametinde yorumlamışlardır.

Hakiki sûfiler bir müslümanın son nefesini verene kadar dinin emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla yükümlü olduğu inancındadırlar. Bunlar yukarıdaki âyette geçen "yakin" kelimesini "ölüm" şeklinde yorumlamışlardır. Allah'a kul olmak hür olmaktan daha üstündür.

2. Riyadan kurtulmak ve ihlâs halini gerçekleştirmek için dinî geleneklere aykırı davranmak gerektiği inancı. Bunlara göre bir müslüman Allah'a kulluk ederken halk unsurunu dikkate almamalı, Allah'tan başkasına değer vermemeli; ister doğru, ister bâtıl olsun hiçbir hususta halkla uyum halinde olmayı düşünmemelidir. Bu anlayış esasen doğru olmakla birlikte yanlış istikamette kullanılmış, neticede onları edep ve terbiye sınırlarını aşma, dinin emir ve yasakları konusunda saygısız, duyarsız, kayıtsız ve lâubali olma noktasına götürmüştür. Bazı Melâmîler'de ve Kalenderîler'de bu hal görülür.

3. Velînin peygamberlerden üstün olduğu inancı. Bazı sözde mutasavvıflar Kehf sûresinde anlatılan Mûsâ-Hızır (a.s.) kıssasını ileri sürerek velînin nebîden üstün olduğunu iddia etmişler; çünkü velîler doğrudan, nebîler vasıtayla Allah'tan bilgi alır demişlerdir. Bu bâtıl bir inançtır. Zira velîlik, peygamberlik meşalesinden sadece bir pırıltıdır. Hiçbir zaman bir velî bir nebî derecesinde olamaz. Her nebî aynı zamanda velîdir. Onda hem velîlik, hem peygamberlik birleştiğinden velîlerden üstündür.

4. Her şeyin mubah olduğu inancı. Bazı sözde mutasavvıflara göre eşyada asıl olan mubah oluştur. Başkasının hakkına tecavüzü önlemek için yasaklar konulmuştur. Başkalarının haklarına saygı gösteren bir kimse için her şey mubahtır. Bu inançta olanlara İbâhiyye veya Mubahiyye denir. Bazıları da niyetlerinin iyi, kalplerin temiz olduğunu ileri sürerek emir ve yasakların kendilerini bağlamadığını iddia ederler.

5. Hulûl inancı. Bunlara göre Allah insan bedenine girer. Bedene girince ondaki insanlık nitelikleri kalkar, yerini tanrılık nitelikleri alır.

6. Cebir inancı. Bazı sözde mutasavvıflar insana nisbet edilmesi gereken her şeyin Allah'a ait olduğunu, aslında insanların iradeleri ve tercih yapma imkânları bulunmadığını, cebir altında olduklarını iddia ederek kişilerin sorumluluğunu ortadan kaldırmışlardır. Bunlar, "Biz kapı gibiyiz, hareket ettiren olursa hareket ederiz" derler. Bu görüşte olanlar aslında sapık olup mutasavvıf görünen kimselerdir.

7. Allah'ı görme inancı. Bazı sözde mutasavvıflar yüce Allah'ı dünyada gördüklerini iddia ederler. Bu iddia da sapıklıktan başka bir şey değildir.

8. Allah Teâlâ'ya karşı saygısız davranmak. Bazı sözde mutasavvıftar Allah'a yakın olma mertebesine erdiklerini, bu mertebede edep ve resmiyetin söz konusu olmadığını iddia ederek Allah ile kulu arasında bulunması gereken edebi gözetmez ve Allah'tan söz ederken çok lâubali ifadeler kullanırlar.

9. Tenâsüh inancı. Bazı sözde mutasavvıflar ölen bir insanın ruhunun, ölmeden evvelki davranışlarına ve yaşayışına bağlı olarak insan veya hayvan şeklinde tekrar dünyaya geldiklerini ve cezalarını çektiklerini iddia ederler, âhirete inanmazlar.

10. İttihat inancı. Bazı sözde mutasavvıflar belli bir yöntem izleyerek beşerî niteliklerden arınan bazı kişilerin Tanrı ile birleştiklerini (ittihat) iddia eder ve insanları tanrılaştırırlar. Gerçek sûfîler ise yaratıcı varlıkla yaratılan varlığı birbirinden ayırır, yaratılan varlığın hiçbir şekilde yaratıcı ile birleşip tanrılaşamayacağına inanırlar.

Bunlara ilâve olarak mutasavvıfların bir kısmında kafir veya sapık olmayı gerektirmeyen birtakım hatalı inançlar ve davranışlar da vardır: Aşırı çilecilik, dünya işlerini tümden terk, bir tür ruhbanlık, evlenmemek, et yememek, tedbir almayı tevekküle engel saymak, şeyhleri kutsal sayacak kadar yüceltmek, yoksul yaşamayı amaç haline getirmek, nefse işkence etmek, mubah olan nimetlerden yararlanmamak, özel giysiler giymek ve bunlarla halka karşı böbürlenmek, kılık-kıyafet, saç-sakal gibi konularda temizlik kurallarına uymamak, vakıf geliriyle geçinmek, dilenmek, toplumu terkedip inzivaya çekilmek, tasavvufu kıssacılıktan, menkıbecilikten, raks ve semâdan, evrad ve ezkârdan ibaret sanıp ilâhiler okunan meclislerde coşmak ve yapay olarak vecde gelmek, cezbelenmek. Sözü edilen bu hususlar aslında tasavvufta var ise de, bunların birtakım kuralları, sınırları, şekilleri ve miktarları da tesbit edilmiştir. Bu kurallara uymayan ve sınırları aşan biçimleri hatadır.

 

 

15/6/2007

Süleymancılığın iç yüzü

Dinleri Süleymancılık
İmanları Para
Has Huyları Gasp
Meslekleri de Dilencilik Olan
SÜLEYMANCILARIN İÇYÜZÜ

Süleymancıları Allah-u Teâlâ’nın dinden çıkardığını, İslâm dini ile hiçbir ilgileri olmadığını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle ispat ediyorum:

Allah-u Teâlâ En’am Sûre-i şerif’inin 159. Âyet-i kerime’sinde onları kulluğuna kabul etmediğini, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e haber veriyor:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”

Yani “Ben onlardan ilgimi kestim, sen de kes!” Bunu kat’i olarak bildiriyor.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruyorlar. (Münâvi)

Allah-u Teâlâ kulluğundan, Resulullah Aleyhisselâm da ümmetliğinden çıkarmış oldu.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Allah-u Teâlâ’nın çizdiği hudutları çiğneyerek dinden çıkan bu bölücülerin durumlarını şimdi izah ediyoruz:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.” (Müminun: 52)

Allah-u Teâlâ burada bir hudut çevirdi.

Âyet-i kerime’sinde buyuruyor:

“Allah’a tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû ve secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar. İşte bu müminleri müjdele.” (Tevbe: 112)

Bunlar bu emr-i ilâhiye itaat etmediler ve bu hududu muhafaza etmediler. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan çıktılar. Nasıl çıktılar? “Ben de varım! Ben de varım! Ben de varım!” demekle bu ilâhi huduttan çıkmış oldular.

Her biri birer isim yaptı. Kendi zan kitabına ve kendi dinine göre tâbi oldu. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadığından ve ters düştüğünden dinden çıktılar.

“Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Müminun: 53)

Bu Âyet-i kerime’lere dikkat edin. Bunlar İslâm’dan çıktıktan sonra kendi dinlerine ve kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar.

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!” (Müminun: 54)

Allah-u Teâlâ burada bunların sapıklığa düştüklerini açık açık beyan buyururken, siz bunları nasıl olur da İslâm olarak kabul ediyorsunuz?

“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 55-56)

Allah-u Teâlâ’nın haklarında verdiği hüküm bu. Ne onlar bu işin farkında, ne de sizler!..

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesnâ diğerleri hep ateştedir.

– Onlar kimlerdir ya Resulellah?

Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebû Davud)

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Müminler kardeştirler.” buyuruyor. (Hucurat: 10)

Fakat bunlar bu Âyet-i kerime’ye ters düşmüşlerdir. Hem dinimizi hem de vatanımızı parçalıyorlar.

Âyet-i kerime’de:

“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruluyor. (Mâide: 2)

Bu Âyet-i kerime’yi suret-i katiyede kabul etmemişlerdir. Kendi arzularına göre bir yol tutmuşlardır. Emr-i ilâhi bu. Onlar ise bu emr-i ilâhî’yi hiç dinlemediler. Dini ve vatanı böylece parçalıyorlar.

Âyet-i kerime’de:

“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyuruluyor. (Şûrâ: 13)

Bakınız bu emr-i ilâhî’ye de nasıl ters düşmüşlerdir. Dinden kopmuşlar, kendilerine göre birer din seçmişlerdir. İslâm gibi görünüyorlar, fakat fâsıklığa devam ediyorlar.

İşte Âyet-i kerime’lere dikkat ediniz:

“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i İmran: 103)

Bu Âyet-i kerime’de böyle emredildiği halde, bu Âyet-i kerime’yi de inkâr ettiler. Böylece ayrıldılar. Bu Âyet-i kerime’ler, bunların hep din-i İslâm’dan ayrıldıklarına delil olan Âyet-i kerime’lerdir.

“Aralarında çıkan gruplar birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin hâline!” (Zuhruf: 65)

Âyet-i kerime’si ile, işte Allah-u Teâlâ bunları nasıl acıklı bir azaba müstehak edeceğini ve acıklı bir azapla karşılaştıracağını açıkça beyan buyuruyor. Fakat bunların ilâhî hüküm karşısında kılları kıpırdamıyor. Çünkü ruhları ölmüş.

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)

“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)

Bu Âyet-i kerime’lerde de Allah-u Teâlâ onlar hakkında ne kadar gadaba geldiğini, ezelden onlara tanınmış bir sürenin dolmasını murad ettiğinden, hemen helâk etmediğini ve fakat bunları er-geç helâk edeceğini beyan buyuruyor.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah ve Resulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” buyuruluyor. (Enfâl: 46)

Bunlar hem dinimizi hem vatanımızı parçalıyorlar, dış düşmandan daha büyük tahribatı yaptılar. Din-i mübini bölmekle, vatanımızı parçalamakla da en büyük düşmanlığı yapmış oldular. Bu yüzden dinimizi olduğu gibi vatanımızı dahi büyük tehlikeye düşürüyorlar.

Bölücülerin durumları bu!..

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde:

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın, onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” buyuruyor. (Âl-i İmran: 105)

Bu bir fırkaya emrediyor: “Sakın siz onlar gibi olmayın! Çünkü ben onlar için acıklı bir azap hazırladım.”

Şûrâ Sure-i şerif’inin 15. Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların heveslerine uyma.

Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum.

Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir.

Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur.

Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.”

İslâm’mış gibi görünüyorsunuz ve fakat din-i İslâm’a hainlik yapıyorsunuz. Ya bu Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerine bir bir cevap vereceksiniz, veya Allah-u Teâlâ’nın hakkınızdaki verdiği hükmü kabul edeceksiniz.

Bunun çıkış yolu: Ya tevbe edip İslâm’ı kabul edeceksiniz, veya küfre rızâ göstereceksiniz ve küfrünüzü ilân edeceksiniz.

Hazret-i Allah ve Resulü’nün emirlerini unutan, dinlerini ilân eden, imansız, cep cihadcı imamlara tutunan din kardeşlerime Hazret-i Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlatmaya gayret ediyorum.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Ümmetimden yalancılar, deccaller vücuda gelir.” buyuruyorlar. (Münâvi)

Bu iki sınıftan maksat, zahirde insanları irşad ve ıslah etmek sıfatıyla görünüp, hakikatte Hazret-i Allah’ın emirlerine uymaktan alıkoyanlardır.
Bize Hakk’tan bir nur gelmiştir. Bu nur bize kardeşliği, tesanüdü emreder.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’lerinde:
“Mü’minler kardeştirler.” (Hucurat: 10)

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.”(Âl-i İmran: 105)

“Hepiniz topluca sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i İmran: 103)

“Allah ve Resulü’ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” buyuruyor. (Enfâl: 46)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Allah’ın öyle kulları vardır ki, ne peygamber ne de şehid olmadıkları halde, peygamberler ve şehidler o kimselerin Allah katındaki derecelerinin yüceliğine gıpta edecekler.

Bunlar, aralarında ne akrabalık ne de mal menfaatı olmadığı halde, birbirlerini sırf Allah rızâsı için seven kimselerdir.

Allah’a yemin ederim ki, bunların yüzleri nur saçacak, bütün vücudları da nur içinde olacak. Herkes korktuğu zaman onlar korku yüzü görmeyecek, herkes üzülürken onların gönlüne hüzün girmeyecek.” (Ebu Dâvud: 3527)

İslâm’dan evvel de bu bölücülük, buğz ve kin almış yürümüş idi. Vaktaki İslâm geldi. Aralarındaki bu vahşet kalktı. Emsalsiz bir kardeşlik hâkim oldu. Büyük bir ittifak husule geldi.

Çünkü; devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan...

Müslümanların birbirine yaklaşmaları, birleşmeleri, aralarında bir dayanışma husule gelmesi en büyük arzumuzdur.

Âyet-i kerime’de:

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız.” buyuruluyor. (Âl-i İmran: 110)

Eğer dikkatle bakarsanız, solcular hakkında hiç bahsetmiyoruz. Neden? Onların cephesi var, söylüyor... “Ben solcuyum!..”

Allah-u Teâlâ insanları üç kısma ayırmıştır. Sağcı, solcu, öncü:

“Siz de (kıyamette) üç sınıf olmuşsunuzdur. Sağcılara gelince, o sağcılar ne (mutlu)durlar. Solculara gelince, o solcular ne (bedbaht)dırlar.

Hayır yarışlarında tâ öne geçip kazananlara gelince, onlar orada öncüdürler.” (Vâkıa: 7-8-9-10)

Aleviler de böyledir. Onlar da Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i tanımazlar, iman etmezler. “La ilahe İllallah. Aliyyül Veliyullah” derler.

Bunlar iman etmiş değildir. Zîra imanın şartı Kelime-i şehâdet’tir: “La ilahe İllallah. Muhammedürresulullah.” Ve hiçbir iş ve icraatları zaten İslâm’a uymaz.

Bunların cepheleri var. İslâm’a karşı olduklarını açık açık görüyorsunuz.

Bunlar ise görünüşte İslâm’ın ön safında gibi görünür. Ve fakat İslâm dinini ve vatanını paramparça ettiklerinden ötürü Allah-u Teâlâ bunları dininden çıkarıp atmıştır. Nasıl ki isyan eden bir evladı babası nüfustan sildiği gibi.

“İlâhi Görüş Birliğine Davet” isimli kitabımızda onbir Âyet-i kerime var. Onlar dinlerini açık ilân etmişlerdir.


Allah-u Teâlâ’nın dinden çıkardığına dair;
Âyet-i kerime’lerinde buyuruyor ki:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyurmuştur. (Münâvi)

Dinlerini ilân ettiklerine dair:

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmran: 19)

“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran: 85)

“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8)

Allah-u Teâlâ’nın bu dört Âyet-i kerime’si ile Kelâmullah onlara cevap veriyor.

Bunlar dış düşmandan, solcusundan ve alevisinden niçin daha büyük tehlike arzeder? Dış düşmanın cephesi var. Fakat bunların cephesi yok. Müslüman gibi görünüyorlar. Tahribatları da daha büyük. Ve aslında bütün bölücüleri Allah-u Teâlâ Din-i İslâm’dan çıkarmıştır.

Bunun birkaç nümunesini size şöyle arzedelim:

Körfez savaşında Saddam imamlarına bir iğne aşıladı. Hepsi bir ağızdan Saddamcı oldular. Refah dinini unuttular, Baas dinini tuttular. Halbuki Hüseyin zâlimdi. Müslümana tecâvüz etmişti.

İslâm dini’ne göre müslümanların mazluma yardım etmeleri gerekirken bir ilâhi emri inkâr etti. Zâlime yardım etti ve zâlim oldu.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın.

Eğer onlardan biri diğeri üzerine saldırırsa, o zaman o saldıranla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşınız.

(Sonunda teslim olur, Allah’ın emrine) dönerse, yine adaletle aralarını düzeltin ve hep adaletle iş görün. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever.” (Hucurat: 9)

Halbuki o zaman vatanımızın durumu çok nazikti. Her an harbe girme ihtimali vardı. Bunlarsa vatanımıza ihanet ettiler, Hüseyin’in tarafını tuttular.

Görülüyor ki hem Dinimize, hem vatanımıza en büyük düşmanlığı yaptılar.

Bunlar hepimizin gözü önünde değil mi?

Daha bunları nasıl oluyor da Müslüman olarak kabul edersiniz?

Bir diğeri Allah ve Resulü’ne harb ilân eder. Çünkü fâiz alan Allah ve Resulü’ne harb ilân etmiş olur.

Âyet-i kerime’de buyuruluyor ki:

“Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara: 279)

Hazret-i Allah ve Resulü’ne alenen harb ilân edenlere nasıl müslüman gözüyle bakabilirsiniz?

Bu Âyet-i kerime’lere siz inanmıyor musunuz?

12/6/2007

İmam-ı Rabbani çirkin bir benzetme ile Allah’ın zahir ismi

  1.  (S.6)

Kamil ve herkesi kemale kavuşturan, vilayet derecelerine ulaşmış, nihayeti başlangıca yerleştirmiş olan yolda gidenlerin önderi, Allah-u Teala’nın beğendiği dinin kuvvetlendiricisi.. Şeyhimiz ve imamımız Şeyh Muhammed Baki Nakşibendi ve ahrari (K.S.) hazretlerine kölelerinin en aşağısı olan Ahmet’den en yüksek makama dilekçedir. Kıymetli emirlerinize uyarak bu mektubu yüzümün karasıyla yazıyorum. Dağınık , bozuk olan hallerimi titreyerek arzediyorum. Bu yolda ilerlerken, Allahü Teala’nın ism-i zahirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zahir oldu. Bu taifeye o kadar bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyorum. Onların şeklindeki zuhur başka hiçbir şeyde yoktu. Alem-i emrdeki latifelerin halleri ve acaip güzellikler bu şekilde göründüğü kadar başka hiçbir şeyde görülmüyordu. Onların yanında eriyordum. Yanıp kül oluyordum. Bunun gibi her yiyecekte, her içecekte ve her cisimde ayrı ayrı tecelliler oldu.

[Mektubat, Ahmed Faruki Serhendi, Ter.H.Hilmi Işık, Duran Ofset, S.