Oruç meselesi
|
|
|
|
:
Allah'tan başka ibadet edilen şeyleri reddedip ibadeti sadece Allah'a yapmaktır. Yani; ibadet edilen sahte ilahları reddederek ibadetleri sadece Allah'a yapmak ve sahte ilahlara tapanları reddedip onlardan uzak durmaktır. Ayrıca yalnız Allah'a ibadet edenleri sevip sadece onlarla dost olup onlarla beraber olmaktır.
Muhammedun Rasulullah ise Allah'a Rasulullah'ın gösterdiği şekilde ibadet etmek demektir.
İkincisi: Yaşantısını bu kelimenin manasına uygun düşecek şekilde düzenlemek.
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Kim "La ilahe illallah" derse ve Allah'tan başka tapılanları reddederse malı ve kanı haram olur. Onun hesabı Allah'a aittir."(Müslim)
Bu kelimenin gerektirdiği şeyler:
Yalnız Allah'a ibadet etmek ve O kendisine nasıl ibadet edilmesini em-rettiyse o şekilde ibadet etmek ve Allah'ın şeriatının hakim olması için gücünün son damlasına kadar çalışmak, şirkten uzak durmak ve bu kelimeyi bozacak her çeşit inanç söz ve amellerden uzak durmaktır.Bu kelimeyi bozacak şeyler:
1- Allah'ın varlığını ve Rasululah (s.a.s)'in risaletini inkar.
2- Reisler, liderler ve şeyhlere ibadet etmek. Bu. Allah'ın haram kıldığı
şeyi helal, helal kıldığı şeyi haram kıldıklarında onlara itaat etmekle olur. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini (yani din adamlarını) ve Meryemoğlu Mesihi Rab edindiler. Oysa tek olan Allah'tan başkasına ibadet etmemekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir." (Tevbe: 31)
Bir gün Rasulullah (s.a.s) bu ayeti kerimeyi okuduğu sırada daha önce Hıristiyan iken sonradan islamla şereflenen Adiyy ibn Hatem (r.a) (boynunda hac olduğu halde) Rasulullah'ın yanına girdi ve bu ayeti kerimeyi duyunca Rasulullah (s.a.s)'a:
"Onlara ibadet etmiyorlar ki" dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s):
"Onlar Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?"
Adiyy İbn Hatem: "Evet" deyince Rasulullah (s.a.s):
"İşte böylece onlara ibadet ediyorlar" buyurdu. (Ahmed-Tirmizi)
3 - Allah'a, Rasulüne ve îslam dinine sövmek, Allah'ın ayetleri, kitapları, rasulleri ile alay etmek.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"İki yüzlüler, kalplerinde olanı haber verecek bir surenin inmesinden çekiniyorlar. De ki: "Alay edin bakalım. Allah çekindiğiniz şeyi ortaya koyacaktır.
Onlara soracak olursan: "Biz and olsun ki eğlenip oynuyorduk" diyecekler. De ki: "Allah'la, ayetleriyle, resulüyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin. İnandıktan sonra küfre girdiniz. İçinizden bir topluluğu afetsek bile, suçlarından ötürü bir topluluğa da azab ederiz." (Tevbe: 64-66)
4 - Tağuta muhakeme olmak. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor."(Nisa: 60)
5 - Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemek.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir."(Maide: 44)
6 - Sihir yapmak ve öğrenmek. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi. Ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babü'de Hamt ve Marut denilen iki meleğe bir şey indirilmemiştir. Bu ikisi "Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın küfre girme" demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi." (Bakara: 102)
7 - Kafirlerle dost olmak, onları sevmek, desteklemek onların cemaatlerine, gruplarına, partilerine üye olmak.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Mü'minler mü'minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'tan bekleyebileceği hiç bir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali (Takiyye) müstesna. Allah sizi kendisinden sakındırır. Sonunda dönüş ancak Allah'a dır." (Al-i İmran: 28)
Bir insan şahadeti bozacak bu şeylerden birisini yaparsa İslam'dan çıkar. İstediği kadar kelime-i şahadeti söylese hatta insanların en çok ibadet edeni bile olsa bunların kendisine hiç bir faydası olmayacaktır.
Şimdi konunun daha iyi anlaşılması için La ilahe illallah kelimesi üzerinde duralım.
La ilahe illallah: Bütün sahte ilahları reddediyorum demektir. Yoksa: "Allah'tan başka ilah yoktur" demek değildir. Bu kelime varolan bütün sahte ilahları reddediyor ve sadece gerçek ve hakiki ilahı kabul ediyorum demektir. O halde sahte ilahlar nelerdir? Bunlar bilinsin ki reddedilebilsin. İlah kelimesinin neleri ifade ettiğini bilmeyen kişi sahte ilahları nasıl reddedebilir ki? İlah; arapça bir kelime olup "İbadet edilen varlık" demektir, ibadetin yalnız Allah'ın hakkı olduğunu daha önce de açıklamıştık. O halde yalnız Allah'ın hakkı olan ibadeti Allah'tan başkalarından alıp veya Allah'tan başkalarına vermeyip yalnız Allah'a verirsek sahte ilahları reddetmiş, oluruz.
Örneğin; Allah içkiyi haram kılmıştır. Bir adam çıkar da içkinin satışını serbest bırakır, buna izin verir ve içki içilmesi, satılması serbesttir, diye bir kanun çıkarırsa, bu kişi içki helaldir demese bile kendisini ilah olarak Han etmiş ve tağut olmuş olur. Velev ki müslüman olduğunu iddia etmiş olsun sonuç değişmez. Kim de bu gibi kanunları kabul eder uygulanması için yardım ederse bu kanunları koyan kişi veya kişilere ibadet etmiş olur. Bu kişi La ilahe illallah dese, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse müslüman olduğunu iddia etse de Allah'tan başka ilah edinmiş ve kafir olmuş olur. Adiyy b. Hatim hadisi buna açık bir delildir. Şu halde kim bu kanunları koyanları reddedip tekfir etmezse, yine bu kanunları kabul eden ve uygulanmasına yardım eden kişileri tekfir etmezse veya onların hala müslüman kalabileceklerine inanırsa sahte ilahları reddetmemiş olacağından dolayı La ilahe illalah'ı gerçekleştirmeyip müslüman olmamıştır. Çünkü La ilahe illallah sadece Allah'a inanmakla gerçekleşmez. Ancak bununla beraber sahte ilahlar reddedildiği zaman gerçekleşir. Allah ancak bütün ibadetlerin kendisine has kılındığı dini kabul eder. Yine aynı şekilde yalnız bütün ibadetleri kendisine has kılanları müslüman olarak kabul eder. Zira Allah (c.c) Zümer: 3 ayetinde bütün ibadetlerin kendisine has kılındığı dinin kendi dini olduğunu açıkça beyan ediyor. Allah'a daha. çok yaklaşmak için dahi yapılsa bazı ibadetleri kendisinden başkasına yapan kimselerin dinini ise kabul etmiyor. Onları yalancı ve kafir olarak niteliyor.
Günümüzde La ilahe illallah kelimesi artık sadece kuru bir sözden ibaret hale gelmiştir. Minarelerden, radyo ve televizyonlardan söyleniyor. Hatta söyleyenlere, tağutlar tarafından maaş veriliyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Çünkü artık bu kelime sadece kuru bir sözden ibaret olmaktan başka bir şey ifade etmiyor. Söyleyenler manasını bilmiyor. Söyletenler (tağutlar) de insanların bu kelimenin manasını anlamadıklarını çok iyi bildikleri için söylenmesine izin veriyorlar. Bu kelimeyi bilmeden söyleyenler değil de bu kelimenin hakiki manasını bilip insanlara anlatanlar hapislerden çıkmıyorlar. Niçin?! Örneğin bir adam minareye çıkıp da: "ibadet yalnız Allah'a yapılır. Helal (serbest) ve haram (yasak) tayin etme yetkisi yalnız Allah'a aittir. Allah'ın helal (serbest) kıldığı helal, haram (yasak) kıldığı haramdır. Kanun koyma da yalnız Allah'a aittir. Kim Allah'ın yasakladığı şeyleri serbest bırakırsa veya Allah'ın serbest bıraktığı şeyleri yasaklarsa namaz da kılsa oruç ta tutsa hacca da gitse tağut olmuş olur. Bu ister bir şahıs ister bir topluluk ister bir parti isterse de bir meclis olsun fark etmez. Böyle yaptığı için ilahlık iddia etmiş ve tağut olmuş olur. Kişinin müslüman olabilmesi için bunları reddetmesi, onlara itaat etmemesi onları tekfir etmesi, onlara itaat edenleri ve tekfir etmeyenleri tekfir etmesi gerekir. Kişinin müslüman olabilmesi için bu gibi sultaları yok etmeye çalışması gerekir."dese ve La ilahe illallah'ı açık bir şekilde böylece anlatsa hiç tağutlar ona izin verir mi? Kaldı ki maaş versinler? işte La ilahe illallah'ın manası budur.
Kişinin müslüman olabilmesi için sadece sahte ilahları reddedip, bütün ibadetleri yalnız Allah'a yapmış olması yeterli olmaz. Aynı zamanda tağutlara itaat edenleri tekfir etmesi, onları müslüman olarak kabul ekmemesi, gerek tağutlara gerekse onların uşakları olan diğer müşriklere sevgi ve dostluk göstermemesi, onlardan uzak olması, onlarla beraber hareket etmemesi gerekir.
Allah (c.c) aşağıdaki ayette bunu açıkça belirtiyor:
"İbrahim ve beraberinde olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani bir zaman onlar kavimlerine şöyle demişlerdi:
"Biz sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddettik. Yalnız Allah'a iman etmenize kadar bizimle sizin aranızda ebedi bir düşmanlık ve kin ortaya çıkmıştır.
(Mümtahine: 4)
Allah (c.c) İbrahim ve beraberinde olanlarda bizim için uyulması gereken güzel bir tutum olduğunu bildiriyor. Onlar yalnız Allah'a (c.c) iman ettiler, Allah'tan başka ibadet edilen ilah ve tağutlardan uzak oldukları gibi bu ilah ve tağutlara ibadet eden kimselerden de uzak olduklarını, onları müslüman olarak kabul etmediklerini, onlara karşı kalplerinde hiçbir sevgi duymayıp onlara kin duyduklarını ve bunu da onlara karşı düşmanlık ederek hareketleriyle gösterdiklerini belirtiyor. İşte La ilahe illallah'ın gerçek manası budur.
Kim bu kelimeyi bu şekilde kabul edip bu kelimeye uygun olarak yaşar ve bu kelimeyi bozacak hareketlerden kaçınırsa işte o kişi müslümandır.
Allah (c.c) mü'minlerin sıfatlarını belirtirken şöyle buyuruyor:
"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile, Allah'a ve rasulüne karşı gelenlere, sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah imanı bunların kalplerine yazmış ve katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan içinde temelli kalacaktan cennetlere koyar. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah' tan razı olmuştur. İşte bunlar Allah'tan yana olanlardır, iyi bilin ki saadete erişecek olanlar Allah'tan yana olanlardır."(Mücadele: 22)
Allah (c.c) bu ayette en yakın akrabası- dahi olsa kafirleri seven, kafirleri destekleyen, geçerli bir mazeret olmaksızın onlarla haşir neşir olan kişinin iman iddiasının geçersiz olduğunu bildiriyor.
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor:
"Mü'minlerden başkasını dost edinme. Allah'tan korkanlardan başkasına da yemeğini yedirme."(İbn-i Hibban sahih senedle)
"Kişi kimi severse onunla beraber haşrolunur." (Taberani sahih senedle)
"Din Allah için sevmek ve Allah için buğz etmekten ibarettir." (Ahmed, Hakim rivayet etti ve sahih dedi.)
İbn Abbas (r.a) şöyle diyor: "Sevdiğini Allah için seven darıldığına Allah için darılan dostuna Allah için dost olan düşmanına Allah için düşman olan kimse, işte ancak bu tutumuyladır ki Allah'ın sevgisine ve himayesine erişir. Kişi böyle yapmadıkça namazı ve orucu çok olsa bile imanın tadına varamaz, insanların dostlukları genellikle dünya ile ilgili konulara dayanır oldu. Bu da onlara bir şey kazandırmayacaktır."(İbn Cerir Taberi)
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor: "Kim müşriklerin topluluğuna girer ve aynı yerde yerleşirse o da onlar gibidir. "(Ebu Davud, Tirmizi)
"Allah (c.c) müşrik olan bir kişinin müslüman olduğu zaman şirk topluluğunu bırakıp da İslam topluluğuna geçmedikçe hiç bir amelini kabul etmez,,(İbn Mace sahih senedle)
İmanı bozan kafirleri dost edinmekten maksat; İslama karşı olan, islamı yok etmeye çalışan, tağutu destekleyen kişileri dost edinmektir. Bunlar en yakın akraba olsa bile mü'min, onlara dostluk gösteremez. Fakat bunların dışındaki kişilere; onları İslama ısındırmak için iyi muamelede bulunmak, İslam'ın yasaklamadığı bilakis tavsiye ettiği şeylerdir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz. Doğrusu Allah adil olanları sever."(Mümtahine: 8)
Esma binli Ebu Bekir şöyle dedi:
Rasulullah (s.a.s) zamanında müşrik olan annem ziyaret etmek için bana geldi. Anneme iyi davranabilir miyim?" diye Rasulullah'a sordum. Rasulullah: "Evet" dedi. Bunun üzerine Mümtahine: 8 ayeti indi. (Buhari)
Ömer b. Hattab (r.a) mescidin yanında çok güzel bir ipek elbise gördü. Rasulullah (s.a.s)'a şöyle dedi:
- Bu elbiseyi alıp cuma günü ve heyetleri karşılamak üzere giymek için alsaydın.
Rasulullah (s.a.s) Ömer'e şöyle dedi:
"Bu elbiseyi ancak kıyamet gününde hüsrana uğrayacak olan kişiler giyer." Sonra Rasulullah (s.a.s)'a bu elbiselerden ganimet olarak geldi, Rasulullah bir tanesini Ömer'e verince Ömer (r.a) şöyle dedi:
- Daha önce bu elbiseyi giyenler hakkında iyi şeyler söylemediğin halde bana niçin giymek için veriyorsun? Rasulullah (s.as) Ömer (r.a)'e:
"Ben sana giymen için vermedim"
buyurdu. Ömer sonra bunu Mekke'de bulunan müşrik kardeşine hediye etti. (Buhari-Müslim)
Bir kimsenin nasıl müslüman olacağı hususu Kur'an ve sünnetten delilleriyle anlatılmış oldu. Bu anlatılanlar hususunda Ehli sünnet alimleri arasında da hiçbir ihtilaf yoktur.
Artık bundan böyle inananlar bilerek inansınlar inkar edenler de bilerek inkar etsinler.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Mahvolan apaçık bir delilden ötürü mahvolsun, yaşayan da apaçık bir delilden ötürü yaşasın." (Enfal: 42)
Hidayete tabi olanlara selam olsun.
|
|
Müsavvir (Şekillendiren) Allah’tır. 2
Kur’an-ı Kerim’de Heykel, Put Ve Resimlerin Hükmü. 2
Resim Konusunda Varid Olan Hadisler. 2
Fotoğraf Yolu İle Elde Edilen Resim.. 4
Resimle İlgili Bazı Bid’atler. 5
• Anıtlar Ve Meçhul Asker Anıtları: 5
Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salâtu Selâm Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar onları dost edinen herkesin üzerine olsun.
İslam, küçük büyük demeden hayatın tüm alanlarına hükmeden kapsamlı ve kâmil bir dindir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmezden önce ümmetine, akide ve ahkâmdan tuvalete girme adabına kadar, ihtiyaçları olan her şeyi öğretmiş, açıklanması gereken her şeyi de açıklamıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, ümmetine beyan ettiği meselelerden birisi de resim yapmak, yaptırmak veya bulundurmakla ilgilidir. Müslümanlar bu konuda, özellikle yaşadığınız bu son yüzyılda kafirlerin etkisinde kalarak büyük bir musibete düşmüşlerdir. Kafirlerden o derece etkilenmişlerdir ki, artık İslam’ın bu meselelerdeki hükmünü dahi sormaz olmuşlardır. Hatta bazıları bu konuların din ile uzaktan yakından hiç bir ilgisinin olmadığını düşünmekte ve din ile resim, tiyatro, sanat, müzik ve benzeri şeylerin ne ilgisi var?! Diye sormaktadırlar.
Tabiî bunun nedeni dini bilmemek ve Batı karşısında aşağılık kompleksine kapılmaktır. Müslümanların siyasi, askeri ve iktisadi alanlarda yaşadığı bu geri kalmışlığın nedeni; İslam’ın hayat sahasından çıkarılmasıyla inanç ve düşüncelerin bozulmuş olmasıdır. Resim ve fotoğrafın hükmünü açıkladığımız bu risaleyi Müslüman kardeşlerimizin istifadesine sunuyoruz. Yardım Allah’tandır.[1]
Allahu Teala şöyle buyurur:
“O, yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır.” (Haşr, 59/24)
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” (Âl-i imran, 3/6)
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem’e secde edin! Diye emrettik.” (Âraf, 7/11).
Yâni bütün mahlukatı yaratıp onları dilediği gibi tasvir eden (şekillendiren), hakiki musavvir (şekil verici) Allahu Teala’dır. [2]
Kur’an’da Allah’tan başka ibadet edilen tüm bu şeyler ayıplanarak zem edilmiş, onları yapanlar ve onlara ibadet edenlerin ise akılsız kimseler oldukları bildirilmiştir. Allahu Teala şöyle buyurdu:
“İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap! Dediler. Musa: Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz, dedi” (Âraf, 7/138)
İbrahim ve Nuh’un kavimlerinden ve İsrail oğullarından putlara tapanların kalıntıları günümüzde hala mevcuttur. Allahu Teala tüm bunları şeytan işi pislikler olarak adlandırır ve şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir, bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/90)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
“Onlar, içlerinden salih bir adam öldüğü zaman kabri üzerine mescid bina ederler ve orayı resimlerle donatırlar. Allah katında insanların en şerlileri onlardır.”[3]
Bugün Hıristiyanlar hala birtakım resimlere, heykellere ve haç şekillerine tapmaktadırlar. Aynı şekilde Budistler ve dünyada mevcut bulunan başka bir çok dinin temel ibadetleri, resim ve heykellere tapmaktan ibarettir. Bunlar tağutların resim ve heykellerini yapmışlar, sonra da tapmışlardır. Günümüz tağutları için yapılanlar gibi. [4]
1) Kıyamet gününde insanlar arasında en çok azap çekenler musavvirlerdir (resim yapanlardır): Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde insanlar arasında en çok azap çekenler resim yapanlardır”[5]
“Bu resimleri yapanlar, kıyamet gününde azaba uğrayacaklardır, onlara yaptığınızı diriltin denilecektir.”[6]
“Her resim yapan ateştedir. Yapmış olduğu her resme can verilecek ve can verilen o resimler cehennemde ona azap edeceklerdir.” [7]
“Kıyamet günü insanların en çok azab görecek olanı Allah’ın yarattıklarını taklid edenlerdir.” [8]
“Kıyamet gününde ateşten, gören iki gözü, duyan iki kulağı ve konuşan dili olan bir boyun çıkar ve şöyle der: Ben üç grup insana azap etmekle memurum: İnatçı zorbalara, Allah’tan başka bir ilaha tapanlara ve resim yapanlara.”[9]
Sözü geçen ayet ve hadisleri düşünen herkes, resim yapmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu görmüş olur.
Nevevî şöyle dedi: “Ruh taşıyan (insan ve hayvan) herhangi bir şeyin resmini yapmak kesinlikle haramdır ve büyük günahlardandır.” Resmin haram olmasının nedeni şudur: Allah’ın yarattığına benzetmek, O’nun yaptığına benzer bir şey yapmaya çalışmaktır. Oysa Allahu Teala bu sıfatları kendisine hasretmiştir. Ressam, resim yaparak Allah’ın sıfatlarına tecavüz etmektedir ki bundan Allah’a sığınırız. Aynı şekilde bir diğer nedeni de, bunun resim ve heykellerin tazimine ve bunların Allah’tan başka ilahlar ve rabler edinilmesine vesile olmasıdır.
2) Resim yapanlara lanet edilmiştir:
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kan ve köpeğin bedeli olan kazançtan fuhuş yolu ile kazanılan paradan neyh etti. Faiz alana ve verene, dövme yapana ve yaptırana, resim yapana lanet etti.”[10]
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah bir kavme bir şeyi yemeyi haram kılmış ise, onun bedeli olan kazancı da haram kılmıştır.”[11]
3) Melekler, içinde köpek veya resim bulunan eve girmezler:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İçinde resim bulunan bir eve melekler girmez.” [12]
“İçinde köpek ve heykeller bulunan bir eve melekler girmez.” [13]
“Cibril aleyhisselam şöyle dedi: Biz içinde köpek ve resimler bulunan bir eve girmeyiz.”[14]
İçinde resimler bulunan bir eve, müminleri ziyaret edip onların hayrı için dua eden, zikir ve namaz halkalarında toplanan rahmet melekleri girmezler. Bu, o ev halkı için büyük bir mahrumiyettir. Aynı şekilde evde köpek bulunması da bu hayırdan mahrum olmaya neden olur.
4) Resimleri yok etmek vaciptir: Aişe radıyallahu anha’dan: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem evinde bulunan her tasviri mutlaka yok ederdi.”[15] Ali radıyallahu anh şöyle buyurdu: Rasulullah’ın beni vazifelendirdiği şey ile seni vazifelendireyim mi? Silmediğin resim ve yerle bir etmediğin yüksek kabir kalmasın.”[16] Usame radıyallahu anh’den: “Kâbe’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına girdim. O bir resim gördü. Benden bir kova su istedi, ben de getirdim. Rasulullah bu su ile o resmi silmeye başladı. Ve silerken şöyle diyordu: “Allah yaratamadıkları şeylerin resimlerini yapanları kahretsin”[17] Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi günü Ömer radıyallahu anh’e Kâbe’nin üç duvarında bulunan bütün resimlerin silinmesini emretti. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem burada bulunan bütün resimler silinmeden içeri girmedi.[18]
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bana Cibrîl aleyhisselam geldi ve: ‘Dün sana gelmiştim (ama yanına girmedim). Girmeyişimin sebebi de üzerinde timsaller bulunan perde bezi idi. Orada bir de köpek vardı, kapının üzerinde de insan resimleri bulunuyordu. Timsallerin başlarının koparılmasını emret ki ağaç şekline dönsün. Örtüden ayak altına atılacak iki minder yapılmasını, köpeğin de dışarı çıkarılmasını söyle!’ Bu söylenenler yapıldı.”[19]
Bütün bu hadis ve eserlerden, resimlerin yok edilmesinin vacip olduğu anlaşılmaktadır. Ali hadisinde bunların yok edilmesi emir sigasıyla gelmiştir... Yukarıda Cibril hadisinde geçtiği gibi, resmin silinmesi veya resimdeki canlının başının kesilmesi durumunda haramlık illeti ortadan kalkmış olur. Zira yüz yaratılış kudretinin mahallidir.
5) Evlerin duvarlarına resim asmak ve örtülere nakşetmek haramdır. Aişe radıyallahu anha anlatıyor:
“(O yokken) ben, yüklüğün önüne, üzerinde resimler bulunan bir bez çekmiştim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem perdeyi görünce, çekip attı, (öfkeden) yüzü de kızarmıştı.
“Ey Âişe! buyurdu, bil ki, Kıyamet günü insanların en çok azab görecek olanı Allah’ın yarattıklarını taklit edenlerdir.” Hz. Âişe rivayetine devamla dedi ki: “Biz o bezi kestik bir veya iki minder yaptık.”[20]
Hadisten evlere resim asmanın, onlara saygı göstermenin haram olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Zira bu hususta zahiren de olsa, büyüklerinin ve azizlerinin resimlerini evlerine asıp onlara tapan kafirlere benzemekten kaçınılmalıdır. Bu nedenle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hanımının, eve üzerinde resim bulunan bir bez astığını görünce çok kızmıştır. Bilinmeli ki! Hz. Aişe’nin o resimleri saygı amacıyla astığını söylemek mümkün değildir. Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zahiren dahi olsa kafirlere benzemekten şiddetle kaçındırmış ve şirke giden tüm yolları kapamıştır.
Bu ve benzeri bütün hadisler, bütün canlıların resimlerinin haram ve büyük günahlardan biri olduğuna açıkça delalet eder. Bu hüküm geneldir ve duvarlar, örtüler, elbiseler üzerindeki resimler de buna dahildir. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem gölgesi olan (heykel) yahut gölgesiz (resim) olanlar hususunda herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bilakis resim yapanların en şiddetli azaba uğratılacaklarını haber verdi ve bu hususta herhangi bir istisna belirtmedi. [21]
Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında oyuncak bebeklerle oynardım. Arkadaşlarım (da oynamak için) yanıma gelirlerdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem (eve gelince, utanarak) saklanırlardı. Ama aleyhissalâtu vesselâm onları tekrar bana gönderirdi. Beraber oynamaya devam ederdik.”[22] İbn Abbas Radiyallahu anhüma anlatıyor: “Kendisine bir adam gelip:
“Ben resim yapmakla geçimimi sağlayan bir insanım. Bana bu hususta fetva ver!” dedi. İbn Abbas adama:
“Bana yaklaş!” dedi, adam yaklaşınca:
“Bana daha da yaklaş!” dedi. Adam yaklaştı. İbn Abbas elini başının üzerine koydu ve:
“Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i dinledim. Şöyle diyordu:
“Bütün tasvirciler ateştedir. Allah ressamın yaptığı her bir resim için onlara ruh verinceye kadar azab eder. O da ebediyyen onlara ruh veremez.” Bunun üzerine adam korkusundan sarardı ve titredi. İbn Abbas devamla adama dedi ki:
“İlla da resim yapacaksan ağaç yap, canı olmayan şeyin resmini yap.”[23]
Can sahibi olmayan nehirler, ağaçlar, tabi manzaralar ve cansız varlıkların yahut eğitim amacıyla bedenin, el, ayak gibi organlarının resimlerinin yapılmasında bir sakınca yoktur .Oyuncak bebeklere gelince; alimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Fakat en uygun ve tercihe şayan olan, bu tür resimli oyuncaklardan kaçınmaktır. Çünkü bunun helal olması hususunda şüphe vardır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Aişe’ye izin vermiş olması, resimlerin izale edilmesi emrinden önce olabilir ki bu durumda izin nesh edilmiş olabilir. Veya oyuncak olması hesebiyle aşağılandığı için oynamasına izin vermiş olabilir. Sözün kısası, bu tür şeylerin terk olunması daha evlâdır. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüphelenmediğin şeyi al.” Çocukların oynamaları, eğitimleri için zaruridir. Bu zarurete binâen geçmişte çaputtan yapılan ve ev oyuncağı denilen oyuncaklara cevaz verilmiştir. Ancak günümüzde alçı ve plastik gibi maddelerden yapılan ve tamamen Allah’ın yarattıklarına benzeyen oyuncaklar, yukarıda geçen hadislerden de anlaşılacağı gibi haramın ta kendisidir. Allah daha iyi bilir! [24]
Son dönem alimleri fotoğraf makinesi yolu ile elde edilen resimler konusunda ihtilaf ettiler. Fakat tercih olunan görüşe göre bu da caiz değildir. Zira neticede bu da bir tasvirdir... Bu durumda zaruret ve maslahat gereği ile yetinmek gerekir. Zira el ile çizilmemesine rağmen, gazete ve dergilerdeki fotoğraf yolu ile elde edilen resimlerde birçok muzır resim vardır ki, bunlar toplum için el ile çizilen resimlerden çok daha tehlikelidir. Ayrıca resmin haram olmasının tek nedeni, Allah’ın yarattıklarını taklit etmek değildir. Geçmiş kavimlerin çoğu resim yolu ile Allah’a şirk koşmuşlar ve resim putçuluğa açılan bir kapı olmuştur. İçlerinden salih bir adam öldüğü zaman, anısını canlandırmak için onun resmini yaparlardı... Sonra gelen nesiller ise Allah’ı bırakıp bu resimlere taparlardı.
Resim de bir meslektir ve diğer meslekler gibi o da gelişme göstermiştir. O halde ister el ile yapılsın ister herhangi bir alet vasıtasıyla elde edilsin caiz değildir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem az söz ile çok anlam ifade edebilme özelliğine sahip idi ve buna göre O, genel hükmü içeren kapsamlı ifadelerle resim yapmayı haram kılmıştır. [25]
Çağımızda kafirleri taklid ve onlara benzeme arzusu neticesinde müslümanlar arasında yaygınlık kazanmış olan bid’atlerden biri de taş bebekler, insan ve hayvan biçimindeki çocuk oyuncakları ve çeşitli heykelciklerin kullanımının, bunları evlere bürolarda ve diğer ticari mahallere kadar taşınması suretiyle yaygın bir hale gelmiş olmasıdır. Bu iş kesinlikle haramdır. Hiçbir alim bu gibi timsallerin (heykel, heykelcik vb.) yapılmasına cevaz vermemiştir. Müslümanların, bu konuda Allah’tan korkmaları ve şeriate uygun olmayan süslemelere tevessül etmemeleri gerekir. [26]
Bu bid’at birçok müslüman ülkeye yayılmış durumdadır. Ülkeleri ve halkları için fedakarlık yapmış kimse veya kimselerin anılarını ebedileştirmek için anıtlar yapmak, müslümanlara batı sömürgeciliğinden miras kötü bir adettir. Eğer ölüleri tazim caiz olsa idi, herkesten önce peygamberler için caiz olurdu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.
“Allah’ım! Kabrimi tapılan bir put kılma.”[27] Bu davranışın İslam ile hiçbir ilgisi yoktur ve İslam’ın hoş görmediği bir iştir.
Hakkı murad eden kimse için bugün gazeteler, dergiler ve sair matbuâtta yer alan ruh taşıyan varlıkların resimlerinin bu derece yayılmış olmasının bariz bir yanlış ve apaçık bir haram olduğu ortadadır. Bunu görebilen bir müslümanın, geçmişte yaptıklarına tevbe ederek nasihat ve uyarma ile kardeşlerini de bunlardan vaz geçirmeye çalışması gerekir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır.”[28]
Allahu Teala’dan, bizi dinimizde ince anlayış sahibi kılmasını, ihlas ile rızıklandırmasını, bize imanı sevdirip, kalplerimizi onunla süslemesini, küfür ve fısktan da uzak tutmasını dileriz.
Sözlerimizi bitirirken; Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine ve ashabına salât ve selam ederiz. [29]
[1] Abdullah Yolcu, İslam’da Resmin Hükmü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[2] Abdullah Yolcu, İslam’da Resmin Hükmü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[3] Buhari ve Müslim.
[4] Abdullah Yolcu, İslam’da Resmin Hükmü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[5] Müslim.
[6] Buhari ve Muslim.
[7] Müslim.
[8] Buhari ve Muslim.
[9] Sahih, Tirmizi
[10] Buhârî.
[11] Sahih, Ebû Dâvûd.
[12] Buhari ve Muslim.
[13] Muslim.
[14] Sahih, Tirmizî
[15] Buhârî
[16] Muslim
[17] Sahih, Tayâlîsi
[18] Sahihtir, Ebû Dâvûd.
[19] Muslim.
Giyside Vacip ve Müstehap Olan Sınırlar 2
İsbal (Elbiseyi Aşık Kemiklerini Aşacak Şekilde Uzatma) Konusunda Alimlerin Görüşleri 3
Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salâtü Selâm Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar onları dost edinen herkesin üzerine olsun.
Her müslümanın başlıca görevi Allah Rasûlü’nü sevmek, emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak getirmiş olduğu haberleri tasdiklemek suretiyle ona itaatte bulunmaktır. Kelime-i Şehadet ancak bu şekilde gerçek anlamına kavuşur ve kişiye sevap kazandırdığı gibi cezadan kurtulmasını sağlar. Bunun göstergesi de emir, yasak ve uygulama alanında söz, inanç ve eylem bütünlüğü içerisinde olmak, bizden önceki mü’minlerin emir ve yasaklar karşısında “İşittik ve itaat ettik” şeklinde ortaya koydukları tavrı kendimize örnek almaktır
Nitekim Allah Rasûlü şöyle buyurmaktadır:
“İyi bilin ki, bana Kur’anla birlikte onun misli verildi. Dikkat edin, karnı tok sırtı pek bir adamın koltuğuna yaslanarak: Kur’an size yeter. Ondaki haramları haram, helalleri helal bilin yetişir, demesi yakındır. Şüphesiz Allah Rasûlü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”[1]
“Hatırlat! Şüphesiz hatırlatma, mü’minlere fayda verir” (Zariyat, 51/55)
İsbal, sözlük anlamıyla “elbiseyi yere doğru uzatmak”tır. Bir kimse giysisini uzun tutar, yere salarsa “Esbele Fulanun Siyabehu” denilir.[2]
İbn Ömer radıyallahu anh şöyle rivayet eder: İzarım (belden aşağıya giyilen giysi) gevşemiş bir haldeyken Allah Rasûlü’ne rastgeldim. Bana
“Abdullah! İzarını kaldır” diye ihtarda bulundu. Kaldırdım ancak bu onu tatmin etmemişti “Daha da kaldır” dedi. Ben hâlâ onun dediği mikdarı araştırırken bazıları “Nereye kadar” diye sordu. Allah Rasûlü “baldırların yarısına...” diyerek karşılık verdi.[3]
Huzeyfe radıyallahu anh. şöyle der: Allah Rasûlü baldır kaslarımı tutarak “İşte izarın yeri burasıdır. Daha da indireceksen aşık kemiklerini (ayak bilek kemiklerini) geçmeyecek kadar indir. Ancak izarın aşık kemiklerini (ayak bilek kemiklerini) aşmasın” buyurdu.[4]
Enes b. Malik radıyallahu anh der ki: Allah Rasûlü “İzar, baldırın yarısına dek salınacaktır” buyurunca baktı ki bu, müslümanlara ağır gelmektedir. Sonra “Aşık kemiklerine (ayak bilek kemiklerine) kadar. Ancak bundan aşağısında hayır yoktur” buyurdu.[5]
Allah Rasûlü “Müminin (giysi), baldır kaslarına kadardır. Bundan aşağısı ateştedir” buyurmuştur.[6]
İbn Hacer şöyle der: Özetle erkekler için iki durum söz konusudur.
a) Müstehab olan sınır: Bu, izarı baldırın yarısında tutmak.
b) Caiz olan sınır: Bu, da izarı aşık kemikleri (ayak bilek kemikleri) üzerinde tutmaktır.[7]
“Allah, izarını uzatan kimsenin yüzüne bakmaz.”[8]
“İzarın aşık kemiğini (ayak bilek kemiğini) aşan kısmı ateştedir.”[9]
Şüreyd der ki: Allah Rasûlü giysisini uzun tutan bir kimseyi görünce derhal yanına koşup “İzarını kaldır ve Allah’tan kork” diyerek onu uyardı.
Adam: “Ben zayıfım, bacaklarımın çirkin görünmesinden korkuyorum” deyince
“İzarını kaldır. Allah’ın yarattığı herşey güzeldir” buyurdu. Bu adam daha sonra hep izarını baldırının yarısına kaldırmış olarak görüldü.[10]
Allahu Ekber! Şu duruma bir bakın!...
Allah’ın Rasûlü davetçilerin önderi yaratılmışların en şereflisi, bir adamın peşinden koşarak ona iyiliği emrediyor, onu kötülükten alıkoyuyor...
Rasûlullah’ın bu davranışı eğer bir şeye delalet ediyorsa, o da şüphesiz bu işin azameti, önemidir. Davetçilerin Rasûlullah’ın bu davranışı üzerinde durup düşünmeleri gerekmektedir. Bu işi önemsemez tavırlar takınmakta acele etmemelidirler. Eş’as b. Süleym şöyle der:
“Halamı, amcasından şöyle naklederken işittim -Medine’de yürürken arkamdan birinin:
- İzarını kaldır. Böylesi takvaya daha uygundur-, dediğini duydum. Baktım ki bu kimse Allah’ın Rasûlüdür. Dedim ki:
-Ey Allahın Rasûlü! “Bu giydiğim değersiz bir aba’dır.” Şöyle karşılık verdi.
-Ben senin için örnek değil miyim? Ona baktım, izarı baldırının yarısına kadardı.”[11]
Peki, ey giysisini uzun tutan kişi!... Allah Rasûlü sana, Ben senin için örnek değil miyim? Deyince ne şekilde mazeret uyduracak ona ne şekilde yanıt vereceksin?...
Allah Rasûlü şöyle buyurur:
“Namazda giysisini uzun tutan kimsenin helal ve haram noktasında Allah’tan bir nasibi yoktur.”[12]
Hadise göre namazda elbisesini uzun tutan kimse Allah’ın ne helal ne de haram kıldığına iman etmemiş sayılır. Allah’ın dininden nasibi yoktur.
“İzarın aşık kemiklerini (ayak bilek kemiklerini) aşan kısmı ateştedir.”[13]
“Allah, kıyamet günü üç kişiyle ne konuşur ne onlara bakar ne de onları temize çıkartır. Onlara acıklı bir azap vardır. Bu üç kişi: İzarını yere salan, başa kakan ve malını yalan yere yemin ile satan. Allah’ın bakmaması, merhamet etmesidir. Allah bu kimselere rahmet nazarıyla bakmaz, onlara acımaz.
“Kibir ederek elbisesini sürüyen kimsenin Allah kıyamet günü yüzüne bakmaz”
Allah Rasûlü’nün bu sözünü duyan Ebubekir
- Ey Allah’ın Rasûlü! Giysimin bir yarısı elimle devamlı tutmazsam gevşeyip sarkıyor.
Başka bir rivayette -İzarım bir yanından düşüyor. Bir başka rivayette -İzarımın bir yanı düşüyor, şeklinde halini arzedince Allah Rasûlü
-Şüphesiz sen bunu kibir olsun diye yapanlardan değilsin.
Başka bir rivayette -Sen, onlardan değilsin.
Bir başkasında -Sen bunu kibir için yapıyor değilsin, buyurmuştur.”[14]
Sahabeden hiç bir kimsenin elbisesini yere kadar uzun tutmuş olduğu nakledilmemiştir. Aksine tümü isbali büyük günahlardan ve kibirden sayarak ondan sakındırmıştır. Zira onlar Allah Rasûlünün “İsbalden sakın!... Şüphesiz o kibirdendir”[15], buyruğunu bilmekteydiler. Allah Rasûlü, isbali mutlak surette kibirden saymış herhangi bir kayıt zikretmemiştir. Giysisini kibir için uzatmadığını söyleyenlerin bu tavrı kibre kapı açmaktır.
Ebu Bekir İbn’ul Arabî der ki -Bir kimsenin giysisini topuklarının üzerine düşecek şekilde tutarak -Ben bunu kibir için yapmıyorum, diye iddia etmesi caiz değildir. Zira nehyin lafzı onu da kapsamaktadır. Lafzı hüküm olarak alıp, bu hüküm beni bağlamaz; çünkü gerekçesi beni kapsamıyor şeklinde bir yaklaşım da doğru değildir. Böyle bir yaklaşım sahibinin, giysisini belirtilen hizadan aşağıda tutması bizzat bu şahsın kibrinin göstergesidir.[16]
İmam Buhari, Sahih’inde şöyle bir bâb başlığı kullanmıştır. (İzarı Kibir Olmaksızın Sürünen Kimse Bâbı) Yine bu konudaki başka bir babda şu başlığı kullanmıştır. (Kibirden Dolayı Giysisi Sürünen Kimse Bâbı) Diğer bir bâb başlığı olarak da (Aşık Kemiklerini Aşan Miktarın Ateşte Olduğu Bâbı) ibaresini kullanmıştır. Bu son bâbda ateşle tehdit eden hadisleri zikrederek ayak bileklerini aşan kısmın haramlığını tasdik etmiştir.
Kimilerinin Ebu Bekir hadisini, kibir kastı gütmeksizin isbalin kerahatine delil getirmesi yanlıştır. Zira Ebu Bekir radıyallahu anh elbisesini uzun tutmak kastıyla salmış değildir. Sorusu da zaten elbisesinin gevşeyip düşmesinin isbal hükmünü alıp almayacağının açığa kavuşması içindir. Ebu Bekir radıyallahu anh zayıf bünyeli bir kimse olduğundan izarı belinde durmamakta aşağı düşmektedir. Konu budur... Şüphesiz bu bir mazerettir. Zira elbisesi gerçekte kısadır. Yoksa bunda kimilerinin terziye gidip pantolonlarını aşık kemiklerini aşacak biçimde diktirmeleriyle bir benzerlik sözkonusu değildir. Böyle yapan kimse açıktan bir masiyet işlemiş, bile bile Allah Rasûlü’nün buyruğuna karşı gelmiştir. Özellikle de konuya delilleriyle vakıf olan bir kimse bu hareketinde mazur görülemez ve hadiste geçen tehditlerin muhatabı olur, Allah’ın azabını haketmiş sayılır. (Allah cümlemizi bundan korusun).
Kimileri de yasağın sadece izara (belden itibaren bacakları örtecek şekilde giyilen giysi) has olduğunu diğer giyim şekillerini (şalvar, pantolon vs.) kapsamadığını öne sürmüşlerdir. Delil olarak da Allah Rasûlü’nün “İsbal, izar, gömlek ve sarıkta olur. Kim bunlardan birini yerde sürürse Allah kıyamet günü ona bakmaz”[17] hadisini almışlardır. Bu görüşü red için ilim ehlinden nakiller yapacağız.
1) Hafız İbn Hacer der ki: Giysi tabiri, izarı ve diğer tüm giyim şekillerini kapsar.[18]
2) Taberi şöyle der: Hadiste izar ve rida sözlerinin kullanımı vardır. Ancak insanlar gömlek zırh vb. şeyler giydiğinde bunların hükmü de izarın hükmüne girer.[19]
3) İbn Hazm da şunları söyler: Bu, pantolon, izar, gömlek ve giyilen tüm nesneleri için alan genel bir hükümdür.[20]
4) Şeyhulislam İbn Teymiyye der ki: Gömlek, pantolon ve diğer giyim şekillerinin uzunluğu aşık kemiğini (ayak bilek kemiğini) aşmamalıdır. Allah Rasûlü’nden sabit olan hadislerde böyle gelmiştir.[21]
5) Allâme Abdullaziz b. Baz da şöyle der: Gerek gömlekte ve izarda, gerek pantolon ve şalvarda olsun isbal haramdır ve münkerdir. Bu, aşık kemiğini aşan kısımdır.[22]
6) Asrın muhaddisi büyük alim Muhammed Nasıruddin el-Albânî pantolon ve şalvardaki isbal hakkında -Aynı şekilde caiz değildir, diyerek gerekçesini şöyle açıklamıştır. Çünkü bizatihi izar kasdedilmemiş, her türlü giyim eşyası (izar, gömlek, pantolon vs.) bu hükmü almıştır. Bir müslümanın giysisini aşık kemiklerini aşacak surette uzun tutması doğru değildir.[23]
Görüldüğü gibi giysinin türü isbal konusunda önemli değildir. Önemli olan şeriatin tespit ettiği ölçüdür. Giysiler örfe, iklime ve zamana göre değişebilir. Şeriatın tespit etmiş olduğu aşık kemiklerine (ayak bilek kemiklerine) kadar inme ölçüsü giysilerde aranan asıl şarttır.
Müslüman kardeşlerim!... İsbal konusu ciddi ve tehlikeli bir konudur. Sahabe nasıl onu hafife almadıysa siz de onu hafife almayınız. Hz. Ömer’in şehadeti esnasında yaşananlar bize bir örneklik teşkil edecektir. Kıssayı Buhari, Amir b. Meymun’dan aktarır... Genç bir adam gelip Hz. Ömer’e bir şeyler dedikten sonra döndü. Görüldü ki izarı yere değmektedir. Bunun üzerine Hz. Ömer genci bana çağırın dedi. Genç gelince ona
-Ey kardeşimin oğlu! Giysini kaldır. Bu hem giysin için temizlik hem de Rabbin için takvalı olmaktır. Diye nasihatta bulundu.
Allahu Ekber! Şu duruma bir bakın!... Hz. Ömer yaralanmış birazdan Rabbine kavuşacaktır. Ancak yine iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı bırakmamıştır. Son nefesinde bile çabası budur. Oysa günümüzde böylesi bir durumda verilecek cevap şudur. Ümmet bunca tehlikedeyken ve dört yandan düşmanlarca kuşatılmışken bu konularla zaman harcamak gereksizdir. Nerde Ömer’in radiyallahu anh anlayışı, nerede bu anlayış!... Bu tür ictihatlar daha çok şeytanın birer giriş kapısı niteliğindedir. Allah basiret versin...
Son olarak diyorum ki kibir için olsun/olmasın isbalin hükmü aynıdır. Ancak kibirle yapanın günahı daha büyüktür. Kibirden dolayı isbalde bulunanlara Allah kıyamet günü bakmayacak, onlarla konuşmayacak ve onları temize çıkarmayarak benzer acı bir azaba çarptıracaktır. Kibir olmaksızın isbalde bulunan ise aşık kemiğinden aşağısı ateşte yanmak suretiyle cezalandırılacaktır.
Özetle şu hususlardan dolayı isbalin haramlığı anlaşılabilir:
a) Hadislerde geldiği gibi kibir için olsun/olmasın isbalde bulunanın cehennem azabıyla tehdit edilmesi.
b) Giysiyi baldırın yarısına veya aşık kemiklerinin (ayak bilek kemiklerinin) üstüne kaldırmakla emrolunmak.
c) Giysisi baldırının yarısına gelen Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i örnek almakla emrolunmak.
d) Giysiyi yere doğru uzatmak kibre yol açar, kibre benzer. Oysa şeriat haramlara giden yollara engel koyar. (Seddü’z-Zerai)
e) İsbal, kadınlara benzeyiştir.
f) İsbalde israf sözkonusudur.
g) İsbalde bulunan kimse giysisinin yer’e yakın kısmının pisliğe bulaşıp bulaşmadığından emin olmaz. [24]
Allah Rasûlü
-kim elbisesini kibirle sürürse Allah kıyamet günü ona bakmaz, buyurunca Ümmü Seleme Validemiz
-Peki, kadınlar elbiselerinin eteklerini nasıl yapacaklar? Diye sormuştur. Allah Rasûlü
-Bir karış salarlar diye cevaplamış Ümmü Seleme Validemiz
-O zaman ayakları görünür, diye görüş bildirince Allah Rasûlü
-Bir zira salsınlar ve bunu aşmasınlar, buyurmuştur.[25]
Hafız İbn Hacer der ki -Bu kadınların avretini örtme ihtiyacından kaynaklanan bir haldir. Zira kadınların ayakları tümüyle avrettir.[26]
İsbal hakkında gelen korkunç tehditlere rağmen yazık ki müslümanların pek çoğu pantolonunu, şalvarını aşık kemiğinden aşağı olacak şekilde uzun tutup yerde sürümektedir. Oysa pantolon da, şalvar da izarın hükmünü almaktadır.
“İzar türünden aşık kemiğini (ayak bilek kemiğini aşan herşey ateştedir”[27]
İsbal açık bir münker ve çirkin bir haramdır. Ayrıca büyük günahlardandır. Müslüman bu konuda Allah’tan korkmalı ve tevbe etmelidir. Allah’ın gazabı ve cezasından sakınmak için elbisesini meşru ölçüden aşağıya uzatmamalıdır. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder ve bağışlanma dileyeni bağışlar. O, tevbeleri çokça kabul eden ve çokça merhamet edendir. [28]
[1] Ebû Dâvûd-Sahih.
[2] Abdullah Yolcu, Giyside Şer’i Bir Ölçü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[3] Muslim.
[4] Tirmizî-Sahih.
[5] İmam Ahmed/Müsned 3/140. Hadis sahihtir.
[6] İmam Ahmed, Müsned 26255. Hadis sahihtir.
[7] Fethul Bari 10/220.
Abdullah Yolcu, Giyside Şer’i Bir Ölçü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[8] Nesai-Sahih.
[9] Buhârî.
[10] Müsned, Sahihtir, 4/390.
[11] Tirmizi, Şemail. Sahihtir.
[12] Ebu Davud-Sahih.
[13] Ebû Dâvûd-Sahih.
[14] Buhârî. Ziyadeler sünenlerde mevcuttur.
Abdullah Yolcu, Giyside Şer’i Bir Ölçü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[15] Ebu Davud-Sahih.
[16] Fethul Bârî, 10/275.
[17] Ebû Dâvûd-Sahih
[18] Fethu’l-Bârî, 10/244
[19] Fethu’l-Bârî, 10/244
[20] Muhalla, 4/100
[21] Mecmu’ul-Fetava, 22/144.
[22] Kitab’ud-Da’ve, 1/221
[23] H. 1407 yılı Muharrem ayında doldurulmuş bir kasetten.
[24] Abdullah Yolcu, Giyside Şer’i Bir Ölçü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
[25] Tirmizî-Sahihtir.
[26] Fethu’l-Bârî 10/259.
[27] Silsiletü’s-Sahiha Rakam: 2037.
[28] Abdullah Yolcu, Giyside Şer’i Bir Ölçü, Guraba Yayınları El Broşürleri.
Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat İtikadı 2
“Selef”in Sözlük Ve Terim Anlamı 2
Selef-i Salih’in Akîdesi’nin Uyulmaya En Layık Oluğu Nedendir?. 2
Selef-i Salih’in İtikad Usûlü. 3
1- Mutlak Velâ’yı (Dostluğu) Hakedenler: 6
2- Bir Bakıma Velâyı Hakeden, Bir Bakıma Berâya (Kendilerinden Uzaklaşmaya) Layık Olanlar: 6
3- Mutlak Olarak Berâ’yı (Kendisinden Uzak Kalmayı) Hakedenler: 7
7) Delilleri Değerlendirmede Yöntem.. 8
11) Emr-i Maruf Nehy-i Münker. 9
Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salâtu Selâm Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, ehlinin, sahabesinin ve de kıyamete kadar onları dost edinen herkesin üzerine olsun.
Bu risalede kısaca Selef-i Salih’in akîdesini açıkladık. Böyle bir risalenin hazırlanmasını gerekli kılan, İslam ümmetinin bugün içinde bulunduğu bölünmüşlük ve ayrılık hali; mevcut her grup ve cemaatin, kendi metoduna çağırmakta ve kendi cemaatini hak yol üzere görmekte oluşudur. İnsanlar, düştükleri bu keşmekeş içinde ne yapacaklarını, kime uyup, kimi örnek alacaklarını bilemez hale, inançlarını yitirme noktasına gelmişlerdir.
Elbette gerçek İslam’ın tamamen yok olduğu söylenemez. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Ümmetimden bir grup, Allah’ın emri (kıyamet) gelinceye kadar, hak üzere muzaffer olmaya devam edecek, onları desteksiz bırakanlar ve onlara muhalefet edenler, onlara zarar veremeyeceklerdir.”[1]
İşte bu noktada, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘in getirdiği İslam’a sarılan; sahabe, tâbiin ve etbâu’t-tabiin neslinde örneği görülen bu topluluğu “Fırkatu’n-Naciye’yi (Kurtuluşa eren fırka) ve “Taifetu’l-Mansura’yı (Allah’ın yardımına mazhar Taife) tanımamız gerekir. Selef-i Salih’in Allah hepsinden razı olsun doğal bir uzantısı olan bu grup, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olarak da anılır.[2]
Sözlük Anlamı: Akd kökündendir. Düğüm, sağlamlaştırmak, kıvamına getirmek, sıkıca bağlamak anlamına gelir.
Terim olarak: İçinde hiçbir şüphenin bulunmadığı kesin inanç demektir.
Sözlükte: Geçen, önceden olan, önde olan demektir. Önde geçen hakkında “Selefe’ş-Şey’u Selefen” O şey öne geçti, denilir.
Selef; geçmiş cemaattir. Allahu Teâla şöyle buyurdu:
“Onları, sonradan gelenlerin geçmişi (Selefi) ve bir ibret örneği kıldık.” (Zuhruf, 43/56)
Yaşça ve faziletçe sizden önde olan babalarınız ve dedeleriniz sizin selefinizdir. İşte bu nedenle ilk Müslümanlar Selef-i Salih olarak isimlendirilirler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sahabesi ve güzel bir şekilde onlara tabi olanlar, bu ümmetin selefidirler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘in ashabının ve onlara güzel bir şekilde uyanların davet ettiği şeyin benzerine davet eden herkes de selef’in yolu üzerindedir. İmanlarındaki sadakatleri ve ibadetlerindeki ihlasları nedeniyle onlar, kendilerine uyulmaya en layık olan insanlardır. Allahu Teâla İslam mesajının tüm yeryüzüne tebliği için onları seçmiştir. Selef-i Salih’in İmamı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ihtilaf halinde başvuru kaynakları, Allah’ın Kitabı ve Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem‘in sünnetidir. Allahu Teâla şöyle buyurdu:
“Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu, Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 4/59)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘den sonra selefin en hayırlısı, sıdk ve ihlas üzere, dini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘den alan Sahabe-i Kiram’dır. Allahu Teâla onları şöyle vasfetmiştir:
“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. (Ahzab, 33/23)
Selefi Salih’e uyan ve onların metodunu takip eden diğer dönemlerdeki müslümanlara da selefe nisbet olarak Selefî denilir. [3]
Çünkü genelde tüm müslümanların, özelde de alimler ve davetçilerin saflarını birleştirmenin yegane yolu bu akîdeye sahip olmaktır. Selef itikadının dayanağı Allahu Tealâ’nın vahyi, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem‘in Sünneti ve Sahabeyi Kiramdan oluşan ilk müslümanların yoludur. Bunun dışındaki bir birlikteliğin akibeti, müslümanların bugün şahit olduğumuz ayrılık ve başarısızlık hallerinden başkası olamaz.
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa, 4/115)
Selef yolu, müslümanı dolaysız olarak Allah ve Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onların sevgisine bağlar. Zira Selef’in itikadının kaynağı, hevanın oyunlarından ve kısıtlı insan aklının kusurlarından uzak olarak, Allah ve Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in buyruklarına dayanır.
Bu akîde gayet kolaydır. Anlaşılır bir akîdedir ve nettir. Selef itikadını benimseyen kimse şüphe, vehim ve şeytanların vesveselerinden uzaktır. Çünkü bu akîdeye inanan bir kişi bu ümmetin Peygamberi’nin Ashab-ı Kiram-ı -Allah hepsinden razı olsun-nın gösterdiği yol gösterdiği yol üzerinde yürür. [4]
Ehli Sünnet ve’l Cemaat, itikadî, amelî ve ahlakî konularda, Allah’ın Kitabı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih sünnetinden dayanak edindikleri sabit ve açık usullere göre hareket etmişlerdir. Ehl-i Sünnet, Dinin ana esaslarına dair, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından açıklanan kaidelere bağlıdır. Dini konularda kimsenin kendi görüşlerine göre icatlarda bulunup, onu dinden bir şey olarak takdim etme hakkı yoktur. Ehl-i Sünnet, şer’î naslara sarılarak bid’atlerden kaçınmıştır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dinin ana esasları olarak bağlı olduğu asıllar şöyledir[5]:
Allah’a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, ahiret gününe, hayır ve şerri ile kadere iman. [6]
Yani, Tevhid’in üç çeşidine inanmak, bunu ikrar ve bununla amel etmek. [7]
Allah’ı, yaratma, rızık verme, diriltme, öldürme fiillerinde birlemek ve O’nun her şeyin Rabbi ve Sahibi olduğuna inanmak.
Tevhidin bu türünde Kureyş kâfirleri ile çeşitli din ve inanca mensup kimselerin büyük çoğunluğu muhalif kanaat belirtmezler. Hepsi kainatın yaratıcısının tek başına Allah olduğuna iman ederler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun, onlara: Göklerle yeri kim yarattı diye sorsan, onlar elbette: Allah, diyeceklerdir.” (Lukman, 31/25)
“De ki: Yer ve oradakiler kimindir? Eğer biliyorsanız (söyleyin). Onlar: Allah’ındır, diyeceklerdir. Sen de ki: O halde siz iyice düşünüp ibret almaz mısınız? De ki: Yedi göğün ve büyük arşın Rabbi kimdir? Allah’tır, diyeceklerdir. De ki: O halde korkmaz mısınız? De ki: Herşeyin hakimiyeti elinde bulunan, himaye eden fakat kendisine karşı kimsenin himaye altına alınmasına imkân tanımayan kimdir? Eğer biliyorsanız (cevab verin). Onlar: Allah’tır diyeceklerdir. De ki: Öyle ise nasıl olur da aldanıyorsunuz? Hayır biz, onlara hakkı getirdik, onlar ise muhakkak yalancıdırlar.” (el-Mu’minûn, 23/84-90) [8]
Allahu Teâlâ hak ilahtır ve ondan başka kendisine ibadet edilen tüm ilahlar batıldır. Ayrıca sadece Allah’a ibadet etmek, hiçbir şeyi ve kimseyi O’na ortak koşmamak Uluhiyyet Tevhidi’nin gereğidir. Allahu Teâlâ’ya sevgi, korku ve ümit ile ibadet edilir. Bunlardan birinin eksikliği sapıklığa yol açar.
Dinin başı, sonu, içi ve dışı ulûhiyetin tevhididir. Rasûllerin ilk ve son çağrısı budur. Bunun için Rasûller gönderilmiş, Kitablar indirilmiş, cihad maksadıyla kılıçlar çekilmiş; mü’minlerle kâfirler, cennet ehli ile cehennem ehli birbirinden ayrılmıştır.
O halde ehl-i sünnet ve’l-cemaat’in yöntemi şudur:
Onlar yüce Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Allah’tan başkasından dilekte bulunmazlar, ancak Allah’tan yardım dilerler. Ancak yüce Allah’ın imdatlarına koşmasını isterler. Yalnızca yüce Allah’a tevekkül ederler. O’ndan başkasından korkmazlar. Yüce Allah’a itaat, ibadet ederek ve salih ameller ile yakınlaşmaya çalışırlar. Yüce Allah:”Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” (en-Nisâ, 4/36) diye buyurmaktadır. [9]
Selef-i Salih, Allah’ın vahdaniyetine şahitlik eder ve Alemlerin Rabbi’nin, vahiyle gelen veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle bildirilen tüm sıfatlarını, mahlukata benzetmeksizin, tekyif, ta’til, tahrif, tebdil ve temsile sapmaksızın aynen kabul ederler. Onların tüm bu konularda uydukları kaide Allahu Teâlâ’nın şu kavlidir:
“O’nun benzeri hiç bir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûra, 42/11)
Onlar Allah’ın yedi kat göklerin üstünde, Arşının üzerinde kullarından ayrı olduğuna inanırlar. Fakat bunun keyfiyeti (nasıl olduğu) bilinemez. Allah ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Allah’ın iki eli de açıktır ve dilediği gibi infak eder. Fakat ellerinin keyfiyetini (nasıl olduğunu) bilemeyiz. Çünkü Allahu Teâlâ bunun keyfiyetini bildirmemiştir. Ayrıca Allahu Subhanehu ve Teâlâ’nın kendi Kitabında ve Rasûlunun diliyle bildirdiği İşitme, Görme, İlim, Kudret, Kuvvet, İzzet, Kelam gibi sıfatlarına inanırlar. Allahu Teâlâ ahirette görünecek ve müminler gözleriyle O’na bakacaklardır. Onlar, Allah’ın ahirette kullarının arasını ayırmak için geleceğine de inanırlar. [10]
İcmalî olarak tüm meleklere inanırlar. Tafsilî olarak ise, delil ile sabit olan tüm meleklere ve onların Allah’ın, kendisine ibadet ve emirlerini yerine getirmek için nurdan yaratmış olduğu mahluklar olduğuna inanırlar. Allahu Teâlâ melekler hakkında şöyle buyurmuştur:
“O’ndan (emir almazdan) önce konuşmazlar; onlar, sadece O’nun emri ile hareket ederler.” (Enbiya, 21/27).
Allah onları bizden gizlemiştir, bu nedenle onları göremeyiz. [11]
Allah’ın beşeriyetin hidayeti için indirmiş olduğu din ve nur kaynağı kitaplara iman ederler. Tevrat, İncil, Zebur, İbrahim ve Musa’nın sahifeleri bu ilahi kitaplardandır. Tüm bu kitapların en büyüğü ve tamamını nesh eden en son ilahî kitap ise Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, Allah’ın indirilmiş kelamıdır. Harfleri ve anlamlarıyla mahluk değildir. Allah konuştuğu kelamını Cibril’e ilka etmiş, Cibril de onu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem‘in kalbine indirmiştir. Kur’an, Allah’ın kıyamet gününe kadar korumayı vaad ettiği, mushaflarda yazılı, hıfızlarda ezberlenen ve dillerde okunan kitaptır. Selef-i Salih, Kur’an’ın öğretimine, ezberlenmesine, okunmasına ve tefsirine son derece önem verir, onunla Allah’a ibadet ederler. Mücerret re’y ile Kur’an tefsiri yapılmasını caiz görmezler. Çünkü bu hiçbir ilmi delile dayanmaksızın Allah’ın kelamı hakkında söz söylemektir. Bilakis onlar Kitab’ı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldiği sabit görünen naslarla tefsir ederler. [12]
Onlar Allahu Teâlâ’nın ismini zikrettiği ve zikretmediği ilk peygamberlerden son peygambere kadar tüm peygamberlere iman ederler Yüce Allah bu peygamberlerden Kur’an-ı Kerim’de Âdem, Nuh, İdris, Hud, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Lut, Şuayb, Yunus, Mûsâ, Harun, İlyas, Zekeriya, Yahya, Elyesa, Zülkifl, Dâvûd, Süleyman ve Eyyub’u toplu olarak ta Esbâtı (Yakub aleyhisselam’ın oğullarını) İsa ve Muhammed’i aleyhimussalâtu vessellâm söz konusu etmiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Tüm peygamberlere iman mücmel bir iman, peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve O’nun peygamberlerin sonuncusu olduğuna iman ise tafsili bir imandır. Yine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in uyanıkken bedeni ile semaya, oradan da Allah’ın dilediği yüksekliklere çıktığına inanırlar. [13]
Selef-i Salihîn; Mesih Deccal, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in zürriyetinden, çıkacak Mehdi, Meryem oğlu İsa’nın inip Deccali öldürmesi ve yeryüzüne İslam Şeriati ile hükmetmesi, güneşin batıdan doğması, Dabbetu’l Arz’ın çıkması, Yecüc ve Mecüc’ün çıkması gibi kıyamet alametlerine inanırlar. Ve yine Allah ve Rasulu’nun haber verdikleri ölümden sonra ve ahirette gerçekleşecek olan kabir azabı ve nimetine, Münker ve Nekir meleklerinin sorgulamalarına, kabirden dirilişe, tüm insanların yalın ayak ve çıplak olarak Rabbu’l Alemin’in huzurunda toplanmalarına, Allahu Teâlâ’nın kıyamet gününde kullarıyla tercümansız olarak konuşmasına, haşir ve hesabın hak olduğuna iman ederler. İnsanların amellerinin ölçüldüğü iki kefesi, ve dili olan Mizan haktır. Amellerine göre insanların sağ ve sol taraflarından amel defterleri verilecektir. Sırat köprüsü Cennet ve Cehennem üzerine kurulmuştur. Cennet ve cehennem hiç yok olmayacak iki mahluktur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Havuz’u kıyamet Arasat’ındadır ve suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı, kokusu miskten daha güzel ve kapları gökyüzündeki yıldızlardan daha çoktur. Ondan bir kere içen ebedi olarak bir daha hiç susamaz. Fakat dinde bidat çıkaranlar bu suyu içmekten mahrum kalacaklardır. Şefaat haktır ve Tevhid ehlinden bir grup cehenneme girip, günahları yüzünden bir süre yanıp, azap gördükten sonra, şefaat ile cehennemden çıkıp cennete girecektir. [14]
Hayır ve şerri ile beraber kadere iman ederler. Yani Allah, olan ve olacak olan her şeyi bilir. Bunları takdir etmiş ve Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Meydana gelen tüm hayr, şer, iman, küfür, itaat ve isyan Allah’ın dilemesi, takdiri ve yaratması ile var olmuştur. Allahu Teâlâ itaati sever ve isyandan hoşlanmaz. Dilediğini hidayete erdirir ve dilediğini de saptırır. Fakat saptırdığı hiç kimsenin bu konudaki itirazı ve özrü kabul edilemez. İnsan inanç ve eylemlerini, zorlama olmaksızın, kendi iradesi ile seçer. Allah’ın her dilediği olur ve dilemediği hiçbir şey olmaz. [15]
Selef-i Salih’in akîdesinde İman; kalp ile tasdik, sözlü ikrar ve azaların amelinden oluşur. İtaat ile artar, günahla eksilir. Amel olmadık